Etiket arşivi: Kurgu

Anansi Çocukları & Neil Gaiman

18161057

Çeviri: Murat Özbank

Her şey Şişko Charlie’nin, ölen babasının aslında bir tanrı olduğunu öğrenmesiyle başlar. Bu yetmezmiş gibi Şişko Charlie, Örümcek adında gizemli bir kardeşi olduğunu da öğrenir. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır; insanlar için de, tanrılar için de…

Gaiman’ın yazmış olduğu çoğu romanı okudum. Tarzına ve anlatım stiline alışkın olduğumu söyleyebilirim. Fakat Anansi Çocukları’nda Gaiman’ın o bilindik stilinden uzak bir hava vardı. Eğlenceli ve okurken yer yer tebessüm ettiren bir kitaptı. Fakat serinin ilk kitabı olan Amerikan Tanrıları “king size tadelle” iken Anansi Çocukları “bir parça tadelle” gibiydi. Daha tamamlanmış ve kompleks bir romanın devamı niteliğinde reklamı yapılan bir eserin selefi ile aynı tarzda ve tatlılıkta olmasını beklemem ise yanlış olmaz sanırım.

Yine de tek başına ele alındığında Şişko Charlie gibi oldukça beceriksiz bir karakteri, onun şakacı bir tanrı olan babasını ve “Örümcek” gibi sıkıldığımda kaçarım mottosu ile yaşayan bir karakteri anlatırken mizah olmadan da olmaz. Bu kısımda şahsen hayal kırıklığına uğramam kitabın kalitesi değiştirmez.

Geleneksel fantezinin dışına çıkıp, şehirlerde geçen bir hikaye okumak ve çoğu eserin zıttı bir biçimde güçlü olmayan bir kahramanın yol öyküsünü dinlemek istiyorsanız Anansi Çocukları tam sizin kitabınız.

Reklamlar

Acı Bakanlığı & Dubravka Ugrešić

keverest87571

Çeviri: Ünver Alibey

Tanja Luci. Zagrebli. Öğretmen. Savaş sonrası Yugoslavya’yı terk edip Amsterdam’a yerleşiyor. Yalnız. Hüzünlü. Kimsesiz.
Kimsesizliğinde kimliğini arıyor Luci. Babası ölmüş. Annesi bunamış. Öğrencileri… Öğrencileri ona elinin altından kayıp gidenleri, kaybedilenleri hatırlatıyor. Onlar da kendisi gibi eski Yugoslavyalı, bu yüzden dehşet dolu geçmişleriyle başa çıkabilmek için Yugonostalji çalışıyor, Yugomitoloji okuyorlar. Bellek çalışmaları. Savaşın sürükleyip götürdüklerini geri kazanabilirlermiş gibi…
Luci bir kuyuya düşüyor sanki; boşlukta.

Kimlik bunalımı üzerine yazılmış güzel bir kitaptı. Kitabın konusunu burada yazmak veya karakterleri anlatmak gereksiz çünkü özeti okuyunca zaten anlarsınız. O yüzden ben biraz daha “Ben ne anladım.” tarzı bir anlatım izleyeceğim.

Yazar, birbirinden değişik dinlerin, dillerin, kültürlerin vs. bir araya toplandığı bir ülke olan Yugoslavya’nın dağılmasından sonra o ülkenin kimliğini taşıyan Yugoslavların (O ülkede yaşamış Hırvatlar, Sırplar, Boşnaklar vs.) ülkelerini kaybettikten sonra başına neler geldiğini bir dil bölümünde ki öğrenciler ve öğretmenleri üzerinden anlatıyor.

Savaşın ardından meydana gelen psikolojik ve kültürel yıkımın üzerine sert ama isabetli tespitler yapmış. “Bizim” dediğiniz bir şeyin kaybolması üzerine “onun” yerine ne koymanız gerektiğini soruyor. Geçmişteki anıları unutmalı mı veya güzel olanları hatırlamaya devam mı etmeliyiz. Bu gibi sorulara cevap ararken aslında bir kadının psikolojik olarak karakterini yenilemesini de okuyoruz.

Hikaye pek yetkin olmadığım bir coğrafyanın yetkin olmadığım yakın tarihinin olayları üzerine olunca ufak bir tarih araştırması da yapmak şart oluyor. Tito kim, bugün var olan hangi devletler Yugoslavya’ya bağlıydı? vs.

Kendi kültürümüz Balkan milletleri ile oldukça yakın ve benzer olunca kitabı okurken geçen bazı isimleri ve olayları da yakın bulabilirsiniz. Türk kahvesi gibi.

Yazarın dil üzerine fikirlerini kitap boyunca irdelemesi, hikayelerin anlatımları üzerine tartışması da kitabı çok boyutlu, katmanlı bir eser haline getirmiş.

Pek uzatmadan şunu söylemeliyim, “Acı Bakanlığı”nın dilimize kazandırıldığı için ne kadar sevindiğimi anlatamam. Tavsiye ederim.

Elmas Çağı & Neal Stephenson

16093521

Çeviri: Sibel Hacıoğlu

Hugo ve Locus ödüllerini alması bir yana Stephenson BK dünyasına; nanoteknolojinin hüküm sürdüğü bir gelecek yapılanmasına sosyal sınıf, etnisite ve sunizeka’nın doğası etrafında yepyeni bir terminoloji ile girerken Cyber-Punk’ın ötesine geçerek Post -CyberPunk’ı başlatıyor. Stephenson’un matematik, teknoloji, felsefe ve bilimi edebiyatlaştırdığı noktada okuruna Quentin Tarantino tadı vermekten de geri durmuyor!

Aşağı yukarı bir yıla yakın rafta bekledi. Elime aldığımda okuduğum bir başka kitaptan sıkılmıştım, kaçacak delik arayan bir fare gibi ilk 200-250 sayfası yırtarcasına okudum. En sonunda da okuduğuma pişman olmadım, diyelim.

Stephenson, Victorian (Duygularını baskılayan, çok çalışan, disiplinli denilebilir.) dönemini geçmişten alıp, günümüzden daha ilerde nanoteknoloji ile insanların nesneleri üretmek yerine “Feed” denilen bağlantıdan elde ettikleri (cyberpunk) ile birleştiriyor. Kısacası cyber-steampunk diyebileceğim bir türe giren bir kitap olmuş.

Karakterleri bol olan bir kitap diyebilirim. Birkaç ana karakterin yanında hikayeleri üzerinde daha fazla durulabileceğine inandığım ama sonunda sayfa kalınlığı yüzünden iyi ki üzerilerinde durmamış diye düşündüğüm yan karakterler vardı. Kitap boyunca bazı girip çıkan karakterler var. Bu karakterlerin kimisine ne olduğunu kesin hatları ile öğrenebiliyoruz. Bazısı da sanki hikayede bahsedilmeye artık gerek görülmemiş, unutulmuşlar gibilerdi. Bu hem rahatsız edici hemde o kısımları neden okuduğuma dair anlam veremediğim için bende hayal kırıklığı yarattı. Yine de dediğim gibi karakter bakımından bol ama bunları anlatmak bakımından zayıf bir kitap olmuş.

Kurulan evren neredeyse kusursuzdu. Kompleks bir yapıya sahip olmasının yanı sıra birçok farklı alt kültüre sahipti. Bu kültürlerden kastım, Stephenson’un kabile dediği ve aynı kültüre sahip olan farklı ırktan insanların bir araya gelmesi ile oluşmuş topluluklardı. Bu gruplar, insanların kişiliklerinin belirlenmesinde, kültürün oynadığı rolü anlamak bakımından önemliydi. Irkları attığımız zaman ve farklı milliyetlere sahip olan bireyleri süregelen bir kültürel toplum içerisine koyduğumuz vakit, kişiliklerin, dünya görüşlerinin, ahlaklarının vs. girdikleri kültür ile alakalı olduğunu görebilir; atalardan gelen genetik bağlamların bu soyut kavramlar üzerinde elle tutulur bir katkısı olmadığını görebiliyoruz. Hikayenin gidişatı bakımından bu kısım bence önemliydi.

Kitapta oldukça ilginç olan bir diğer nokta ise; “Resimli Okuma Kitabı” olarak çevrilen nesneydi. Bu nesnenin eğitim düzeyinde kişide meydana getireceği farklı tepkileri görmek açısından hikaye boyunca kitaba sahip olan karakterlerin çizdikleri yollar oldukça ilgi çekiciydi. Her ne kadar kişinin karşısında bulunan ile kurabileceği bir bağın (insan kaynaklı duygusal bir bağdan bahsedersek.) eğitimini şekillendirmesi açısından önemli olduğunu anlayabiliyoruz. Böylece bu tarz iyileştirici teknolojilerin insanların eğitiminde ana unsur olarak kullanılması yerine sadece bir araç olarak kullanılması fikrini de elde edebiliriz.

Sözlerimi bağlamam gerekirse, okunmasını şiddetle tavsiye ettiğim bir kitap. Birçok fikir, yaratıcı yenilik sunuyor. Hikayenin son kısımlarının sığ olması ve karakterler bakımından zayıf olması eksi olarak düşünülse bile “dünya kurgusu”, hikaye akışı bakımından tatmin edici bir eserdi.

Hayalet Yazılar & David Mitchell

22846667

Çeviri: Ali Cevat Akkoyunlu

“Hayalet Yazılar”, dünyanın sorgulaması olarak da nitelendirilebilir. Bu kitapta, yaşadığımız kaostan tutun da, hayatımızda raslantıların yerine, Tanrı kavramından, insanların kaderlerini kimin çizdiği sorusuna kadar felsefî sorular da var. Ama bu çok dinamik ve değişken bir roman. Bir çeşit zekâ oyunu belki de. Karakterler arasındaki bağlantıları bulmak, hikâyelerin nerde birleştiğini izlemek, gerçek ile gerçekdışı arasında gidip gelmek bile başlı başına bir eğlence. Üstelik, Doğan Kitap bu romanla birlikte yeni bir diziye başlıyor: Çağdaş Roman. Zevkle ve kolay okunan, edebiyat dünyasının yıldızlarını bir araya getiren, kaliteli, kütüphanemizde yıllarca yerini koruyacak olan bu romanların ilki “Hayalet Yazılar”. Edebî değeri, olağanüstü kurgusu, yazarı Mitchell’in bir yıldız olarak bu romanla parlaması düşünülecek olursa dizinin ilk kitabı olması kaçınılmazdı.

Kitaptan ne hoşlandım, nede hoşlanmadım. En azından sonuna kadar okudum. Hikayelerin bazısı oldukça gereksizdi. Amacı olmayan hikayelerdi. Kısa hikayelerin toplanıp da bir araya getirildiği bir antalojiden ne farkı var anlamadım. Hikayelerinde geçen insanların birbirleri ile bağıntısı oldukça kısıtlı, zorlama ve “hadi oradan!” denilebilecek kadar da alakasızdı. Her hikayenin anlatıcısı sayfa dolsun diye genelde hiçbir katkı sağlamayan, düşüncelerine sayfalarca devam etmiş.

En sonunda zekice ve çılgın bir şekilde tüm bu karakterlerin hikayelerini uygun bir şekilde bir araya toplayacak derken, sonunda onlarca sayfayı boşuna okuduğum hissine kapılmaktan da kendimi alamadım.

Okumak tam 20 günümü aldı. Bunun nedeni kitabı elinizden bırakıp gündelik işlerinize vurduğunuzda aklınızdan çıkması ve tekrar elinize alma isteğini duymamanız.

Mitchell’in bu kitabı bende beklediğim etkiyi yaratmadı. Umutlarım yüksek girmiştim ama hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur.

Görünmez Kentler & Italo Calvino

1845237

Çeviri: Işı Yücesoy

Modern dünyanın masal anlatıcısı Italo Calvino’nun Türkçede uzun süredir görünmeyen kitabı Görünmez Kentler, tekrar elimizin altında… Kubilay Han’ın atlasında yolculuk eden Marco Polo… Batının doğuyu gören gözünün kurduğu hayaller bir yanda, modern kentin içinden çıkılmazlığı ve geleceği öte yanda…

Mükemmeldi. Tekrar tekrar okumak istediğim bir kitap oldu. Her kısa kentin kendince anlattığı bir durum ve sizin oradan çıkarabileceğiniz sonsuz anlamlar var. Calvino kitapta “Anlatıya yön veren şey, ses değil kulaktır.” diyor. Her okuyan her dinleyen bambaşka anlamlar çıkarabilir.

Türkçe çevirisi ise neredeyse kusursuz, ders olarak anlatılabilecek kadar da iyiydi.

Kitaptan bir kaç alıntı ile bitireyim. Böylece sadece o paragraflara bakarak okumak isteğiyle yanıp tutuşun.

“Oradan çıkıp altı gün yedi gece yol gidersen, ay ışığına sereserpe uzanmış, sokakları bir yün yumağı gibi birbirine dolanan beyaz kente, Zobeide’ye varırsın. Kentin kuruluşu hakkında anlatılan şu: çeşitli ulusların erkekleri aynı düşü, bir kadını, gece vakti, bilmedikleri bir kentte, sırtı dönük koşarken görmüşler, uzun saçlı ve çıplakmış kadın. Onu izlediklerini düşlemişler. Dönmüş dolaşmışlar, kaybetmişler onu. Uyandıklarında kenti aramaya çıkmışlar; kenti bulamamışlar ama birbirlerini bulmuşlar; düştekine benzer bir kent kurmaya karar vermişler. Yolları düzenlerken her biri, kadını kovalarken izlediği yolu yinelemiş; kaçağın izini kaybettiği noktada, mekân ve surları, düştekinden çok farklı, kadının bir daha kendisinden kaçamayacağı biçimde düzenlemiş. Bir gece aynı sahnenin yinelenmesini bekleyerek yerleştikleri Zobeide kenti buydu işte. Hiçbiri, ne uykuda, ne de uyanıkken bir daha asla görmedi kadını. Kentin yolları, hepsinin her gün işe gidip geldikleri, düşteki kovalamaca ile hiçbir ilgisi kalmamış yollardı artık. Zaten o düş de çoktan unutulmuştu. Onlarınkine benzer bir düş gören yeni erkekler geldi başka ülkelerden, Zobeide kentinde düşteki yollardan bir şeyler buluyor, peşinde oldukları kadının izlediği yola iyice benzesin, kaybolduğu noktada kadına hiçbir kaçış yolu kalmasın diye kemerlerin, merdivenlerin yerini değiştiriyorlardı. Kente ilk gelenler, bu insanları Zobeide’ye, bu çirkin, tuzak kente çeken şeyi anlayamıyorlardı”

“Atlasın şöyle bir özelliği var: henüz bir biçimi, bir adı olmayan kentlerin biçimini ele veriyor. İç içe kanallarıyla yüzünü kuzeye dönmüş hilal şeklinde, Amsterdam biçiminde bir kent var: Prenslerin, İmparatorun, Senyörlerin kenti; yüksek fundalıklar arasına kurulmuş, surlarla çevrili, kuleleriyle dimdik York biçimindeki kent var, adına New York da denilen, iki nehir arasındaki uzun bir adanın üzerindeki Broadway dışında, hepsi dümdüz, derin kanallara benzeyen yollarıyla, cam ve çelik kulelerle tıklım tıklım New Amsterdam biçiminde bir kent var. Biçimler her iyiler kentinin tohumunda bir kötü tohum gizli; iyi olmanın verdiği güven ve gurur bu tohum: gereğinden fazla iyi olduklarını iddia edenlerden de iyi olmak. Çünkü bu güven ve gurur, kin, rekabet, misilleme gibi duygulara dönüşecek, kötülerden küçük intikamlar alma gibi doğal bir arzu, onların yerinde olma ve aynı şeyleri onlara yapma tutkusu haline gelecektir. İlkinden daima farklı olsa da, bir başka kötüler kenti, kötü ve iyi Berenice’lerin çift katlı kılıfında kendine bir yer açar böylece. Ve Polo “Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek, ikinci yol riskli, sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.”

 

Bu şehirleri resmeden bir sanatçının da tumblr profilini buraya bırakıyorum.

http://seeingcalvino.tumblr.com/

 

Bitmeyen Savaş (Bitmeyen Savaş #1) & Joe Haldeman

Çeviri: Ardan Tüzünsoy

Er William Mandella, kendisine rağmen bir kahramandır, istemediği halde seçkin askerlerden oluşan özel bölüğe alınır ve binlerce yıl uzaktaki bir savaşta çarpışmak üzere zaman ve uzayda fırlatılır. Asla savaşa gitmek istememişti. Yine de görevini kin tutmadan yerine getirir, yaşadığı sürece rütbesi yükselir. Döndüğünde Dünya’yı bıraktığı gibi bulamaz… Uzay yolculuğundaki zaman genişlemesinden ötürü, Mandella aylarla yaşlanırken dünya yüzyıllarla yaşlanır… Vietnam’da savaşmış bir bilimkurgucunun geçmişle geleceği kaynaştıran romanı.

Resim: Joe Haldeman

Resim: Joe Haldeman

Bitmeyen savaş, iki ırkın birbiri ile iletişim kuramamasından dolayı görelilik ile yüzyıllarca savaşmasını anlatıyor.

Haldeman’ın kendisi bir savaş gazisi ve kitabında bu savaş boyunca kafasından geçenleri, hissettiklerini zaman üzerindeki oynamalarla konu edindiği Mandella’nın dünya dışı bir ırka karşı savaşması üzerinden aktarıyor. Bunu yaparken aslında dünyadaki savaşların ardında yatan temel neden olan ekonomiden ve savaşın insanlara, toplumlara ve ahlaka neler yaptığı üzerine fikirler sunuyor.

Mandella iyi bir karakter, tüm savaşı onun gözünden izlemek, nedenlerini ve askeri yapı üzerine düşünceleri ile de okuması zevkli bir karakter. Kitap askerliği tüm yönleri ile ele alıyor. Eğitim, sıcak temas, çatışmayı bekleme, geri dönüş, uyum sağlayamama, yeniden deneme, gazi olmak, rütbe yükselmesi vs. Böylece bir askerin eğitime alındığı ilk andan son anına kadar düşündüklerini, yaşadıklarını okuma şansına eriyoruz. Haldeman bir röportajında aslında kitabının savaş-karşıtı ama askerlik karşıtı bir kitap olmadığını söylüyor. Askerlerin kariyerleri boyunca yaşadıkları travmalar üzerine yazılmış eserlerden biri olduğu da su götürmez bir gerçek.

Kitap boyunca zaman atlamaları dolayısıyla yer yer kafam bulandı ama kendimi hikayenin sahip olduğu ilginç aksiyona bıraktığımda bu da pek sorun olmadı. Sıkmayan ve devam konusunda sıkıntılı olmayan bir hikayesi var.

Bitmeyen savaş yabancılaşma ve sosyal gözlemler adına üst seviye bir kitaptı. Bunun yanı sıra yazıldığı yıl itibari ile ele alınması zor bir konu olan homoseksüel bireyleri konu edinmesi ve bunu doğum kontrolü için bir önlem olarak düşünmesi -heteroseksüelliğin iyileştirilebilir olması- ise cesurca ama zorlama bir hamleydi diye düşünüyorum. Haldeman aslında eşcinselliği Mandela’nın izole olduğunu ve koca bir grupta farklı tek birey olmasını daha iyi anlatmak için kullandığını ifade ediyor. Bu gözle bakarsanız aslında insanların bulundukları gruptan farklı olması ve bunun tedavi edilebilir bir hastalık olarak görülmesi oldukça ilginç bir mecaz kullanımıydı.

Savaşın anlamsızlığını, pasifist olmasına rağmen, ülkesinde uzakta, yabancı topraklara savaşması için gönderilen ve geri dönen bir gaziden daha iyi kim anlatabilir. Üstelik bunu yaparken bilimkurgu ile bu fikirlerini birleştiriyor. Okuru da boğmayacak bir eser olan Bitmeyen Savaş, kesinlikle okunması gereken bir kitap diye düşünüyorum.

Resim: badbrushart.deviantart.com/

Resim: badbrushart.deviantart.com/

Omon Ra & Victor Pelevin

Çeviri: Barlas Çevikus

Yeryüzünün en sınır tanımaz ve yaratıcı romancılarından Pelevin bu kez uzaya el atıyor. Sovyet Uzay Programı üzerine acımasız bir hiciv ve tek hayali kozmonot olup uzaya çıkmak olan Omon’un kara mizahla yüklü öyküsü. Fantastik yazının eşsiz örnekleriyle tüm dünyada büyük ilgi uyandıran Viktor Pelevin, saçmalığı estetik sınırlarına vardıran ve eleştirmenlerin Gogol ve Bulgakov’un eserleriyle kıyasladığı şaşırtıcı bir yapıtla bir kez daha Türkçe’de. Yazın tarihinin unutulmayacak serüvenlerinden biri için geri sayım başlıyor.

Victor Pelevin

Victor Pelevin

İlginç bir şekilde kitabın içerisinde yine Pelevin’e ait olan Sarı ok adında bir novellanın çevirisi de var. Burada ikisinden de bahsedeceğim.

Pelevin, Omon Ra’da Sovyetler uzay programının bir propaganda aracı olarak kullanılmasını, yüzlerce insanın yeraltında ıssız mezarlarda halkının daha ileriye gitmesi adına cansız bir şekilde yattığını anlatıyor. Genç bir zihnin hayatının tükenişine doğru ilerlerken düşündükleri veya hayalleri üzerine kurulmuş bir altyapıda muhteşem bir yergi var. Bunu yaparken de taşlamayı ve mizahı o kadar iyi harmanlamış ki öykü boyunca kopmadan rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

Sarı Ok adlı novella da ise yine bir eleştirisini daha hicivleştiren yazar bu kez dini bir grup, sorgulayan bir adam, karanlık işler peşinde bir grup insanı yıkık bir köprüye ilerleyen ve başı sonu belli olmayan bir trende birleştirmiş. Böylece yazım yılının 1993 olmasını göz önüne alarak, Sovyetlerin dağılmasından sonra meydana gelen karmaşaya, boşluğa ve düzensizliğe dem vurmuş.

Omon Ra, güzel bir çeviri ile dilimize kazandırılmış. Rus edebiyatının bilim kurgu ve dalında yazan en iyi yazarlarından birisi olan Pelevin ve Omon Ra -onun en çok bilinen eserlerinden birisi- bu türü seven herkesin bir kez şans vermesi gerektiğini düşündüğüm bir yazar ve kitap ikilisi oldular.

Çöl Mızrağı (İblis Döngüsü #2) & Peter V. Brett

*İlk kitabı okumadıysanız doğal olarak spoiler içerir.

*Serinin birinci kitabı olan Dövmeli Adam ile ilgili yazım için tıklayın.

Çeviri: Mert Dengiz

BAZEN KARANLIKTAN KORKMAK İÇİN ÇOK İYİ BİR SEBEP VARDIR!

Güneş insanlığın üzerinde batmaktadır. Gece artık güneş batarken yerden yükselen obur iblislere aittir. Yaratıklar, kadim ve yarı yarıya unutulmuş güç sembollerinin arkasına saklanmak zorunda kalan ve sayısı gittikçe azalan insan nüfusunu avlamaya devam etmektedir. Muhafaza denen bu güç sembolleri, yalnızca iblisleri uzakta tutmaya yaramaktadır, fakat efsanelerde bir Kurtarıcıdan söz edilmektedir: bir zamanlar tüm insanlığı tek bir çatı altında toplayıp iblisleri yenilgiye uğratan, kimilerinin peygamber dediği bir generalden. Ancak o günler, gerçekten yaşanmışsa bile, çok gerilerde kalmıştır. İblisler geri dönmüştür ve Kurtarıcının geri dönüşü sadece bir masaldan ibarettir yoksa değil midir?

Çöllerin hâkimi, Krasianın savaşçı kabilelerini iblis katili bir orduya dönüştüren Ahmann Jardirdir. Kendini SharDama Ka, yani Kurtarıcı ilan eden Jardir, bu iddiasını destekleyen kadim silahlar bir mızrak ve bir taç taşımaktadır. Ancak kuzeyliler, başka birini Kurtarıcı kabul etmiştir. Kurtarıcılarının adı Arlendir, ancak herkes onu artık Dövmeli Adam olarak tanımaktadır: Derisindeki muhafaza dövmeleriyle tüm iblislere karşı koyabilecek güce erişmiş olan karanlık, korkutucu bir figür. Dövmeli Adam kendisinin Kurtarıcı olduğunu reddeder, ancak yaptıkları bunun aksini söylemektedir. Bir zamanlar SharDama Ka ve Dövmeli Adam aynı saflarda dövüşmüşler, dost olmuşlardır. Şimdiyse birbirlerinin can düşmanlarıdırlar. Onların arasında ise, insana has dayanma gücünün sınırlarına itilmiş genç ve güzel bir kadın olan Renna; muhafaza yapma yetenekleri Dövmeli Adamınkileri bile aşan gururlu ve güzel şifacı Leesha; ve tekinsiz müziğiyle iblisleri yatıştırabilen ya da onları delirtip birbirlerine saldırtabilen gezgin kemancı Rojer bulunmaktadır. Ancak, eski ittifaklar sınanıp yenileri kurulurken, hepsi önceki yaratıkların tümünden daha zeki ve daha ölümcül olan yeni bir iblis türünün ortaya çıkışından habersizdir.

Peter V. Brett

Peter V. Brett

İlk kitap olan Dövmeli Adam‘ın bıraktığı yerden devam eden Çöl Mızrağı İblis Döngüsü’nün Arlen’in değilde, insanların nüveliklere karşı verdiği hayatta kalma savaşının hikayesi olduğunu gösteriyor. Eğer tek karakter ve onun çevresindekileri anlatan kitaplardan hoşlanıyorsanız bu seri size göre değil.

Çöl Mızrağı iblislerin sosyal yapısı, hiyerarşileri hakkında biraz daha fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Böylece insanlığın en büyük düşmanının toplumsal yapısı hakkında fikir sahibi olmaya başlarken insan denilen yaratığın hiç bir zaman kendi bencil çıkarlarından vazçemeyeceğini görüyoruz.

Aslında Brett seri boyunca kabada olsa dini inanışlar üzerinden iki taraflı bir hikaye anlatmaya çalışıyor. Krasia(İslam), Yeşildiyarlıları (Hristiyan) olarak lanse edilmiş. Kendisi bu fraksiyonları bir çok kültürden etkilenerek oluşturduğunu söylesede genel hatlar itibari ile benzerlik şüphe götürmez. Bu grupların üzerinden bir peygamber, mesih inanışı üzerinde süregelen hikayeye sahip. Özellikle ikinci kitabın Ahmann Jardir üzerine olması ile bu ayrımı daha net görülebiliyor. Brett, serinin “iyi” ve “kötü” olarak bellediğimiz karakterlerinin eylemlerinin nedenlerini de öğrenerek onları yargılamayı ve sıfatlandırmayı okuyucuya bırakıyor.

Kitapta herkes gibi benimde oldukça eksik bulduğum ve yakındığım şey romantizmin ve kadın karakterlerin oldukça güçsüz durması idi. Leesha dışında kadın karakterleri okurken tepkiler ve etkileşimlerini anlamakta oldukça zorlandım. Tabii burada benim kadınlarla olan tecrübelerimde önemli bir kriter olabilir:)

Çöl Mızrağı eğer bir delilik yapıpta serinin ilk kitabını okumadan başladığınız bir eser ise en kısa sürede ilk kitabı da alın ama eğer ilkini okuduysanız kaçırmadan Çöl Mızrağı’na başlamanızı tavsiye ederim.

Resim: miguelcoimbra.deviantart.com

Resim: miguelcoimbra.deviantart.com

Locke Lamora’nın Yalanları & Scott Lynch

Çeviri: Cihan Karamancı

Çeviri: Cihan Karamancı

Camorr şehri, tarihi boyunca pek çok soysuzluğa, yolsuzluğa, uğursuzluğa, hırsızlığa tanıklık etmiş, büyülü atmosferinde her birini tek tek sindirebilmiştir; Camorr’un Belası’nın ismi şehrin nemli duvarlarında yankılanana dek… Camorr’un Belası’nın yenilmez bir silahşor, usta bir hırsız, duvarlardan geçebilen bir hayalet ve fakirlerin dostu olduğu söylenir. İşte o efsanevi “Bela” narin yapılı, gözü kara ve becerikli Locke Lamora’dır. Locke kimsenin beceremediği bir ustalıkla zenginleri soymasına rağmen, bir başka efsanedeki büyük okçunun aksine çaldıklarından fakirlere tek bir kuruş bile koklatmaz. Locke’un tüm kazancı kendisi ve isimlerinin hakkını fazlasıyla veren hırsızlar çetesi Centilmen Piçler içindir.

Onların sahip olduğu tek ev olan ve her türlü dümen, hile ve numaralarını gerçekleştirdikleri kadim Camorr şehrinin kaprisli ve renkli yeraltı dünyası, içten içe çürümekte ve gizli bir savaş yüzünden parçalanmaktadır. Tek ayak üzerinde onlarca yalan söyleyen Locke ve çetesi, bu büyülü dünyada bu kez tek ayaklarını bile yere basamadan içerisine düştükleri ölüm oyunundan kurtulmak zorundadır.

Scott Lynch

Scott Lynch

Venedik benzeri -en azından okuduklarımdan, izlediklerimden ve duyduklarımdan yol çıkarak- bir şehir olan ve insan ırkından daha eski olan “Atalar” adı verilen bir ırk tarafından insanların henüz çözümleyemediği ama kullanmaktan da kaçınmadıkları teknoloji ve yapıların bulunduğu bir şehir olan Camorr’da geçen bir hikayemiz var. Diyar diyar gezen, kendini kötülüğü kovmaya adamış çiftçi bir çocuk yerine yetim, çelimsiz zekasından başka bir yeteneği olmayan bir hırsız olan Locke Lamora ve onun muhteşem isimli çetesi “Gentleman Bastard” ise ana kahramanlarımız diyebilirim.

Lynch, kitap boyunca süregelen hikayeyi, aksiyon seviyesi ve çözülme noktaları bakımından hep belli bir çıtanın üzerinde tutabilmiş. Ana kahramanımızın geçmişi, nedenleri, hırsları ve tek başına bir karakter olabilecek kadar iyi yazılmış olduğunu düşündüğüm Camorr şehrinin işleyişi, toplum yapısı hakkında fikirler vermek adına öykünün içine yedirilmiş olan “ARA” adı verilmiş kısımlar hem yeterli miktarda hem de iyi kurgulanmışlardı.

Locke Lamora ve çetesi, onlar bir dolandırıcılar ve eğer zeki değilseniz dolandırıcı olamazsınız. -Henüz kimseyi dolandırmadım bu düşüncem tamamen bir tahmindir.- Fakat tek başına zekanın yetmediği yerde ise cüretkar hamleleri ile başlarını hem derde sokup sonunda bir şekilde de kurtuluyorlar. Lamora muhteşem bir yalancı olmasının yanı sıra o kadar sıradan ve dikkat çekmeyen birisi ki bin bir türlü kılığa girebiliyor. Eğer elinizde zeki, cüretkar, iyi bir yalancı olan karakterler var ise onların karşısına çıkardığınız kötü adamların ise ya aynı karakter kağıdına sahip olması yada ellerinde bir üstünlük olması gereklidir. Lynch, burada büyüyü kullanarak işin içinden alnının akıyla çıkmış diyebilirim.

Her şey bir yana kitabın en başarılı olduğu kısım ise karakterleriydi. Hepsi iyice düşünülmüş. Hikayenin anlaşılabilirliği adına okuyucunun ne bilmesi gerekiyorsa, en az o kadar bahsedilmiş. Seri olarak planlanan bir eser olduğu içinde bazı ipuçları oraya buraya atılmışlar. Özellikle tüm kitap boyunca adı geçen ama gözükmeyen Lamora’nın aşık olduğu Sabetha gizemi var. Fakat eğer mesele çok uzarsa o karaktere karşı olan tüm merakıma rağmen bunun oldukça yanlış bir hamle olabileceğini düşünüyorum.

Diğer yandan diyaloglardan hoşlanmadım. Nüktedanlık, hazır cevaplık oluşturmaya çalıştığını görebiliyorum ama çoğu konuşma çizgi roman seviyesindeydi. Nasıl yazacağımı bilmiyorum ama sanki ucuzlardı. Kitabın sevmediğim tek yanı buydu.

Son olarak Locke Lamora bir kesinlikle bir Robin Hood hikayesi değil. Çünkü eğer parayı zenginlerden alıp fakirlere verse istenmeyen dikkat çekebilirler. Hem fakirler kendileri içinde çalabilirler değil mi? Lamora sadece plan yapmayı, meydan okumayı ve “korunan” zenginlerin fazla olan paralarını almayı seviyor. Locke ve Centilmen Piçler bir ahlak pusulasına sahipler ama kendilerini riske atacak kadar da değil.

İthaki Yayınları tarafından sevmediğim ama eğer üzerine o şekilde yazı basılmasa kabul edilebilir olan iğrenç bir kapak ile yayımladığı Locke Lamora’nın Yalanları, fantastik edebiyat sever herkese tavsiye edebileceğim bir eserdi. Çevirisi akıcı ve güzel olan, tuğla kalınlığında olmayan, sıkmayan biraz farklı bir kitap arıyorsanız tam size göre diyebilirim.

Anathem & Neal Stephenson

Çeviri: Orhan Yılmaz

Çeviri: Orhan Yılmaz

Arbre gezegeninde, dışarının tahrip edici etkilerinden etrafına çevrilmiş yüksek duvarlarla korunan bir düzenin Matik ortamında kadın ve erkekler teknolojiden uzak, sade ve sakin bir hayat sürmektedir. Bilim ve felsefenin öğrenildiği, öğretildiği ve yaşandığı bu dünyanın kapıları, duruma bağlı olarak yılda, on yılda ya da yüzyılda bir on gün gibi, belli aralıklarla açılarak kültürlerarası iletişime izin verilmektedir. Fraa Erasmas parlak bir avuttur, farklı dünyaların getireceklerinden korkmaz; tam tersine, açmaması gereken kapıları açmakla sıra dışı bir cesaret örneği gösterir.

Bir kitap düşünün, her şeyin hızla tüketildiği bir dünyanın karşısına yavaşlamayı ve uzun vadeli düşünmeyi koyan küresel bir düşünce akımının başucu kitabı olsun. Bir roman düşünün, felsefe tarihini, dünya tarihini, bir gelecek dünya tahayyülünü, bir geçmiş dünya eleştirisini, bilime dair ahlaki bir dersi, kuantum dünyasının sırlarına açılan bir kapıyı anlatsın bize.

Neal Stephenson

Neal Stephenson

Teknoloji ile içice geçmiş bir toplum olan ve medeniyet olarak sürekli yükselmeler ve inişler yaşayan Sakularlar ile Konsent -manastır benzeri yapılar- içerisinde yaşayan ve 1, 10, 100 hatta 1000 yılda bir kapılarını dış dünyaya açan matlarda teoloji yerine felsefe, matematik, kozmoloji, geometri vs. uzun vadeli  düşünceyi araştıran, inceleyen ayutların bir arada yaşamını sürdüğü bir gezegen olan Arbre’de geçiyor. Arbre bizim dünyamıza göre çok daha eski, sofistike ve yazılı tarihe sahip bir gezegen.

Ayutlar, matlarına göre kapılarını açtıklarında dışarıda bulunan sekular toplumu gözleme şansına sahip oluyorlar. Sekular toplum ise onları gözleme şansına sahip oluyor. Ayutların teknoloji ile olan bağları çok sınırlı ve seçici -kağıdı bile basmak yerine elle yapmayı tercih ediyorlar veya bilgisayar kullanmıyorlar- ve teknolojinin gerekli olduğu yerlerde bu durumlarla baş etmesi için Ita adını verdikleri bir grup insana bağlılar. Matlar arası bir iletişim yok. Bu tarz bir soyutlanma özellikle 100 ve 1000 yıl matı göz önüne alındığında düşüncenin ikincil etmenlerden uzak olması ile ne kadar ilerleyebiliceğini gözlemek adına önemliydi. Ayrıca insanların bu şekilde ellerinde en ölümcül silah olan bilgiyi tutan insanlardan da ne kadar korktuğuna dair bir gözlem olarak da bakılabilir..

Stephenson, ilk 100-150 sayfa da dünyayı kurgulamış ve geri kalan kısımda ise ayutların üzerine yoğunlaşmış. Arbre’de ki bir toplumu -konstentte yaşayan ayutları- ritüellerinden ve geleneklerinden yola çıkarak anlatıyor.  Tüm gezegeni yıkıma sürükleyebilecek katastropik bir olayda bir araya gelen iki toplumun tabularının yıkılması ile ortaya çıkan boşluğu anlatıyor. Eğer Arbre’in bulunduğu evreni bizim şu anda bilinçli olarak bulunduğumuz evren ile karşılaştırırsak onun daha yaşlı ve sofistike bir kültüre sahip olduğunu görüyoruz.

Stephenson, yeni kelimeler icat ederek etimolojik olarak da kitabını süslemiş. Kitabın okumak için ağır veya sıkıcı gelmesinin bir numaralı sebebi budur. Ayrıca Arbre’nin devasa geçmişi ve yazarın bu tarihi olabildiğince anlatmak istemesi de bir diğer neden sayılabilir. İcat edilen kelimeler kısmına tekrar dönersem, kelimelerin anlam bakımından okundukça anlaşılmasının yanı sıra ilk okuyuşta çağrıştırdıkları anlamlarla da kolayca benimsenebildiklerini söylemeliyim. Ayrıca kitabın arkasında bir sözlük var. Bu bazen kitaplarında farklı bir dil oluşturduğunu düşünmesine rağmen ortaya herhangi bir anlam çağrışımında bulunmayan harflerin yan yana dizen yazarlara nazaran çok daha verimli bir uğraş olmuş.

Kitabın asıl vurucu kısmı ise felsefeydi. Kendi evrenimizde bulunan veya ortaya atılmış bir çok bilimsel gerçekliğin ve felsefik düşüncenin, yaklaşımın, açılımın veya sembolün Anathem’in evreninde de farklı isimler ve yollarla geliştirilse bile var olduğunu görüyoruz. Örneğin Ockham’ın Usturası’na Azuz Gardan’ın Kantarı olmuştu vs. Bu sıradan bir kopyalamanın ötesine geçmişti. Çünkü bir kişinin Arbre’de düşündüğünü başka bir evrende, başka bir gezegende, başka bir düşünürün de aklına gelebileceğini anlatan ve tüm kitaptaki en heyecan verici alt metin olan “Hylea Teorik Dünya”sı kavramı vardı. Bunun nedeni ise bazı bilgilerin değişmez olarak HTD’de var olmasıydı. Mesela geometrik kurallar veya pi sayısı gibi. Yine de evrenlerin oluşması için gerekli olan bazı şartlarda ki küçük değişimler sayesinde birbirine yakın ama ayna yansıması olmayacak biçimde bir çoklu evrenler teorisi düşünülebilir. Bu sayede kitabın ilk temas metni de felsefe ile açıklanabilir hale geliyor. Özellikle bu konuların tartışıldığı kitabın Mesa adlı bölümü okumak ve kitabı anlamak adına çok yoğun bir bölümdü.

Kitabın dem vurmam gereken kısmı ise kadın karakterler ile erkek karakterler arası etkileşimiydi. Her ne kadar odaklanan nokta burası olmasa da eğer bu karakterleri iletişime ve etkileşime sokacaksanız bunu yaparken biraz daha arka plan ve mantıklı seçimler beklemek okuyucunun hakkıdır diye düşünüyorum. Daha fazla spoiler vermemek adına bu kısmı yazmayı kesiyorum.

Anathem, kafanız yorgun olduğunda değil en dinlenmiş hali ile okumanız gereken bir roman olmuş. Çok fazla bilginin, çok geniş bir hikayenin “coming of age” standardında sunulmasına razıysanız, karakter gelişimi biraz zayıf olan kitaplara tahammül edebiliyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Fakat kuantum, çoklu evren, idealar kuramı, nominalism, bilinç üzerine yazımlardan hoşlanmıyor, felsefeden nefret ediyor, matematik veya fiziği sevmiyorsanız Anathem size göre değil.

Not: Kitap bu kadar geniş olunca ufak tefek redaksiyon ve çeviri de yer yer devrikliğe rastlamak anlaşılabilir. Fakat basımdan kaynaklanan ve tırnaktan önce hiç bir noktalama işaretinin olmadığı çok cümle var. Son cümlem yayınevine teşekkürüm olsun. Stephenson diğer kitaplarını da dilimize kazandırmalarını temenni ederim.