Etiket arşivi: İthaki Yayınları

Anansi Çocukları & Neil Gaiman

18161057

Çeviri: Murat Özbank

Her şey Şişko Charlie’nin, ölen babasının aslında bir tanrı olduğunu öğrenmesiyle başlar. Bu yetmezmiş gibi Şişko Charlie, Örümcek adında gizemli bir kardeşi olduğunu da öğrenir. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır; insanlar için de, tanrılar için de…

Gaiman’ın yazmış olduğu çoğu romanı okudum. Tarzına ve anlatım stiline alışkın olduğumu söyleyebilirim. Fakat Anansi Çocukları’nda Gaiman’ın o bilindik stilinden uzak bir hava vardı. Eğlenceli ve okurken yer yer tebessüm ettiren bir kitaptı. Fakat serinin ilk kitabı olan Amerikan Tanrıları “king size tadelle” iken Anansi Çocukları “bir parça tadelle” gibiydi. Daha tamamlanmış ve kompleks bir romanın devamı niteliğinde reklamı yapılan bir eserin selefi ile aynı tarzda ve tatlılıkta olmasını beklemem ise yanlış olmaz sanırım.

Yine de tek başına ele alındığında Şişko Charlie gibi oldukça beceriksiz bir karakteri, onun şakacı bir tanrı olan babasını ve “Örümcek” gibi sıkıldığımda kaçarım mottosu ile yaşayan bir karakteri anlatırken mizah olmadan da olmaz. Bu kısımda şahsen hayal kırıklığına uğramam kitabın kalitesi değiştirmez.

Geleneksel fantezinin dışına çıkıp, şehirlerde geçen bir hikaye okumak ve çoğu eserin zıttı bir biçimde güçlü olmayan bir kahramanın yol öyküsünü dinlemek istiyorsanız Anansi Çocukları tam sizin kitabınız.

Şehir ve Yıldızlar & Arthur C. Clarke

18165080

Çeviri: Ardan Tüzünsoy

Uzak bir gelecekte yeryüzündeki insanlar İşgaciler denen güçten kaçarak, bilgisayarlar ve sanal gerçeklik marifetiyle devamlılığı ve mükemmelliği korunan Diaspar şehrine sığınmıştır. Diaspar’daki herkes binlerce yıl yaşamakta, kimse ölmemekte, mekanik yollarla reenkarne olmaktadır. Ancak bu sözde mükemmellikten ve sanal gerçeklikten sıkılan, Diaspar’ın ötesinde ne olduğunu merak eden biri vardır. En az on milyon yıldan sonra Yeryüzü’nde ‘doğmuş’ olan tek insan, yani Alvin, Şehirlerinin sunduğu yüzeysel mükemmelikten tatmin olan değerlerine benzemeyen Alvin, yeniyi keşfetme sancısının peşinde gizemli dış dünyaya açılacaktır. Diaspar’ın eteklerindeki çölü ve ötesindeki bilinmeyeni görmeye… Böylece en son maceracı terk eder şehri, yıldızlara ulaşmak üzere…

Rama serisinin ilk iki kitabı dışında Clarke çok fazla kitabını okuduğum bir yazar değil. Clarke’nin dönem yazarlarından olan Asimov gibi “büyük resmi” çizme konusunda oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. O dönemin kitaplarından -özellikle altın üçlününkilerden- karakter gelişimi, yazım stillleri beklemeyince hikayenin orjinalliği ve “science fiction” yaklaşımı elde kalıyor. Tabii ki Clarke hikaye konusunda iyi olan bir yazar olmasının yanı sıra yazdıklarının “hard science fiction” kısmına da girdiğini düşünürüm. Heinlein karakterler ve onların başından geçenlere odaklanırken (en azından benim okuduğum kitabında) Clarke ve Asimov ise insanlığın ve evrenin kaderine odaklanarak çok uzun zaman aralıklarında, zayıfça da olsa birbirine bağlanmış hikayelerden oluşan kitaplara sahipler. Bence Asimov “aptala anlatır basitlikte bilimi anlatabilen adam”ken, Clarke filozoftur.

Lafı çok uzatmadan kitaptan bahsetmem gerekirse, iki karşıt kültürün var olduğu milyonlarca yıl sonrasının toplumunda bir grup kendini dış dünyaya kapatarak kendi şehirleri olan Diaspar’da ölümsüzlük yetisiyle yaşarken diğer bir grup günümüz toplumuna daha yakın bir sosyal yapıya sahip olan -telepati dışında- ve dışarıda yaşan ölümlülerden ibarettir. Alvin iki kültür arasında köprü görevi görmeye çalışır. Kendi halkından olan diğerlerini bir zamanlar kurulmasına yardım ettikleri devasa imparatorluğun kalıntıları arasında arar.

Bazen kitapta gereksiz olduğunu düşündüğüm ve nedensizce veya benim anlayamadığım bir sebeple konulmuş bazı pasajlar, bölümlere rastladım. Ayrıca Alvin’in aşk hayatının neden bu kitapta bir alt tema olduğunu anlayamadım. Vanamonde’un ise benim kitaplarda en çok hoşlanmadığım ırk olan ve “deus ex machine” olarak gördüğüm ilahi yaratıklardan biri olması da açıkçası benim için bir eksiydi.

Hiç bir bilimkurgu kitabından geleceği tahmin etmesini beklemem. Bunu beklemek hem haksızlık olur hemde milyonlarca yıl sonrasını anlatan bu kitaptan bunu beklemek akıllıca bir yaklaşım olmaz. Kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadar, Clarke’nin tarzını sevdiyseniz, karakterlerin iyi yazılmamış olması sizin için büyük bir eksi değil ise hikayesi, fikirleri için Şehir ve Yıldızlar’ı okumanızı tavsiye ederim.

Aşıklar & Philip Jose Farmer

18777030

Çeviri: Kemal Baran Özbek

Cinselliği ele alış tarzıyla büyük tartışmalar yaratmış bir bilimkurgu başyapıtıdır Aşıklar.

Farmer’ın 1952 yılında uzun öykü olarak yazdığı, ancak “fazlaca aykırı” bulunduğu için popüler bilimkurgu dergilerinin editörlerince geri çevrilen Aşıklar, Startling Stories Dergisi’nde yayımlanma şansı bulduğunda okurlar arasında büyük bir coşku yarattı ve yazarına “En Çok Umut Veren Yeni Yazar” dalında Hugo ödülünü kazandırdı.

Günümüz için oldukça masum kalsa da Aşıklar’ın yayımlandığı dönemde yarattığı etki, ancak afallatıcı olarak tanımlanabilir.

1960 yılında roman haline getirilen öykü; yabancı biyolojisi, asalak yaşam ve seks üçlüsünün din kazanında hazırlanmış tehlikeli bir karışımıdır…

Dünyanın Kıyamet Savaş’ından sonraki kolonileşme çabaları meyvesini verir ve böceğimsi bir tür olan Wog ırkının yaşadığı gezegen olan Ozagen’e ulaşılır. Dini kastın üst seviye üyeleri ile birlikte iletişim konusunu çözümlemesi adına dilbilimci olan Hal Yarrow’da bu gezegene yapılacak olan ön-kolonileşme seferine dahil edilir.

Karakterleri bakımından bir novella olması dolayısıyla bir derinlik beklemesemde beni yanıltan bir boyuta sahip karakterleri vardı.

Farmer’ın kendi yarattığı ırkı olan “Wog”ları tanımlarken ki başarısı etkileyiciydi. Böceklerden ve böcekbiliminden bir gram anlamayan bir okuyucu olarak ırka yabancı kalmadım. Duygusal ve toplumsal yönden insan toplumunun 1800’lü yıllar sonundaki haline benzeyen bir kültürü, böceğimsi bir ırka modelleyerek, bunun üzerinden sorgulamayan ve kendi dürtülerini baskılayan insan toplumunun ne hale gelebileceği hakkında fikir yürütüyor.
Türler arası ilişki konusunda cesur davranan yazar, ne yazık ki bu cesaretini baş karakterimiz ile ilişkiye giren dişi uzaylı ırkını yaratırken ve onlara bir kültür arkaplanı oluştururken kullanmamış. Varoluşlarını erkeklerin cinsel arzuları üzerinden yürüten bu tür, ne yazık ki erkek egemenliğine maruz kalarak hayatını sürdürmek zorunda kalıyor.

Bir dilbilimci sayılabilecek Hal Yarrow’un içinde bulunduğu baskıcı dini rejimi sorgulamaya çalışması, cinselliğin ve dinsel tabularının anlamlarını, nedenlerini merak etmesi üzerineydi. Oldukça iyi bir okuma sunması rağmen okurken yer yer rahatsız edici ve çelişkili söylemleri sahipti.

Yazıldığı yıl göz önüne alındığında ve toplumun kendi düşüncesinden farklı bir cinsellik ve onunla karışmış din konusunda ki görüşleri de düşünüldüğünde -ki bakış açıları onca yıl sonra bile aşağı yukarı aynıdır- sansasyonel bir eser olduğu fark ediliyor. Sonuçta bütün olarak ele alındığında tabu yıkıcı bir eser olmaya çalıştığı söylenebilir.

 

Bitmeyen Savaş (Bitmeyen Savaş #1) & Joe Haldeman

Çeviri: Ardan Tüzünsoy

Er William Mandella, kendisine rağmen bir kahramandır, istemediği halde seçkin askerlerden oluşan özel bölüğe alınır ve binlerce yıl uzaktaki bir savaşta çarpışmak üzere zaman ve uzayda fırlatılır. Asla savaşa gitmek istememişti. Yine de görevini kin tutmadan yerine getirir, yaşadığı sürece rütbesi yükselir. Döndüğünde Dünya’yı bıraktığı gibi bulamaz… Uzay yolculuğundaki zaman genişlemesinden ötürü, Mandella aylarla yaşlanırken dünya yüzyıllarla yaşlanır… Vietnam’da savaşmış bir bilimkurgucunun geçmişle geleceği kaynaştıran romanı.

Resim: Joe Haldeman

Resim: Joe Haldeman

Bitmeyen savaş, iki ırkın birbiri ile iletişim kuramamasından dolayı görelilik ile yüzyıllarca savaşmasını anlatıyor.

Haldeman’ın kendisi bir savaş gazisi ve kitabında bu savaş boyunca kafasından geçenleri, hissettiklerini zaman üzerindeki oynamalarla konu edindiği Mandella’nın dünya dışı bir ırka karşı savaşması üzerinden aktarıyor. Bunu yaparken aslında dünyadaki savaşların ardında yatan temel neden olan ekonomiden ve savaşın insanlara, toplumlara ve ahlaka neler yaptığı üzerine fikirler sunuyor.

Mandella iyi bir karakter, tüm savaşı onun gözünden izlemek, nedenlerini ve askeri yapı üzerine düşünceleri ile de okuması zevkli bir karakter. Kitap askerliği tüm yönleri ile ele alıyor. Eğitim, sıcak temas, çatışmayı bekleme, geri dönüş, uyum sağlayamama, yeniden deneme, gazi olmak, rütbe yükselmesi vs. Böylece bir askerin eğitime alındığı ilk andan son anına kadar düşündüklerini, yaşadıklarını okuma şansına eriyoruz. Haldeman bir röportajında aslında kitabının savaş-karşıtı ama askerlik karşıtı bir kitap olmadığını söylüyor. Askerlerin kariyerleri boyunca yaşadıkları travmalar üzerine yazılmış eserlerden biri olduğu da su götürmez bir gerçek.

Kitap boyunca zaman atlamaları dolayısıyla yer yer kafam bulandı ama kendimi hikayenin sahip olduğu ilginç aksiyona bıraktığımda bu da pek sorun olmadı. Sıkmayan ve devam konusunda sıkıntılı olmayan bir hikayesi var.

Bitmeyen savaş yabancılaşma ve sosyal gözlemler adına üst seviye bir kitaptı. Bunun yanı sıra yazıldığı yıl itibari ile ele alınması zor bir konu olan homoseksüel bireyleri konu edinmesi ve bunu doğum kontrolü için bir önlem olarak düşünmesi -heteroseksüelliğin iyileştirilebilir olması- ise cesurca ama zorlama bir hamleydi diye düşünüyorum. Haldeman aslında eşcinselliği Mandela’nın izole olduğunu ve koca bir grupta farklı tek birey olmasını daha iyi anlatmak için kullandığını ifade ediyor. Bu gözle bakarsanız aslında insanların bulundukları gruptan farklı olması ve bunun tedavi edilebilir bir hastalık olarak görülmesi oldukça ilginç bir mecaz kullanımıydı.

Savaşın anlamsızlığını, pasifist olmasına rağmen, ülkesinde uzakta, yabancı topraklara savaşması için gönderilen ve geri dönen bir gaziden daha iyi kim anlatabilir. Üstelik bunu yaparken bilimkurgu ile bu fikirlerini birleştiriyor. Okuru da boğmayacak bir eser olan Bitmeyen Savaş, kesinlikle okunması gereken bir kitap diye düşünüyorum.

Resim: badbrushart.deviantart.com/

Resim: badbrushart.deviantart.com/

Leviathan Uyanıyor (Enginlik #1) & James S.A. Corey

Çeviri: Cihan Karamancı

İnsanlık güneş sistemini —Mars’ı, Ay’ı, Asteroit Kuşağı’nı ve de ötesini— kolonileştirmiştir. Fakat yıldızlar hâlâ erişilmezdir.

Jim Holden Satürn’ün halkaları ile Kuşak’taki maden istasyonları arasında mekik dokuyan bir buz şilebinin idari subayıdır. O ve mürettebatı Scopuli adındaki terk edilmiş bir gemiye rastladıklarında kendilerini hiç istemedikleri bir sırrın içinde bulurlar. Bu birileri için uğruna cinayet işlenecek bir sırdır—hem de Jim ile mürettebatının hayal bile edemeyecekleri bir ölçekte. Jim gemiyi oraya kimin ve niye bıraktığını bulamazsa güneş sisteminde savaş çıkacaktır.

Dedektif Miller bir kızı aramaktadır—milyarlarca kişilik bir sistemdeki tek bir kızı. Fakat kızın ailesinde para boldur ve parayı veren düdüğü çalmaktadır. İpuçları onu Scopuli’ye ve isyancı sempatizanı Holden’a çıkardığında Miller bu kızın tüm olup bitenlerin anahtarı olabileceğini anlar.

James S.A. Corey

James S.A. Corey

*James S.A. Corey aslında iki yazarın ortak olarak yazdıkları seride kullandıkları mahlaslarıdır. James, Daniel James Abraham’dan, Corey ise Tyler Corey Franck’dan gelir. S.A. ise Abraham’ın kızının adıdır.

Bu incelemede artı eksi benzeri bir yazı yazmak istedim.

Öncelikle ben bu tarz kolonilerin ve istasyonların Dünya’ya gezegenine düşman oldukları eserleri severim. Nedense insan doğasını daha iyi anlattıklarını düşünürüm. Sonuçta hepimiz benciliz. Bu tarz bir anlatım seçmesi kitap açısından benim için artı değerdi.

Diğer yandan karakterlerin geliştiğini görmek zordu. İki ana karakterde bana pek çekici gelmediler. İdealizmin gözünü kör ettiği ortalama bir kaptanın ve takıntılı ama neye, niçin, nasıl takıntılı olduğu anlaşılmayan bir eski polisin yarım yamalak karakterler olduklarını hissettim. Eh, bu da bir eksi sayılır.

Sıradaki: Neden bu kadar uzun? Kitap boyunca varlıkları bir enstantene, kısa bir cümle ile açıklanabilecek karakterlere, olaylara ayrılmış en az 150 sayfa vardı. Uzun kitapların iyi kitaplar olduğunu düşünmek kadar basit bir yaklaşıma sahip olmadığım gibi, yazarlarda benim gibi düşündüğüne de eminim. Kitabın sonu ise, devam kitabı çıkarabilirsiniz ama böyle ucuz çizgi roman veya klasik tv-dizisi bitirme hamlesine benzer bir son yazmadan bunu yapmalısınız.

Sonuç olarak bu kitap benden 2’den fazla 3’ten az bir yıldız aldı. Fakat huyum kurusun devam kitabını okuyarak yarım kalan olayları tamamlarım.

Dediğim gibi, Leviathan Uyanıyor, evreni güzel olmasına rağmen, karakterlerinden hoşlanmadığım ve politik veya askeri yönden sıradan ve hikayenin şoke edici yanlarının zayıf olduğuna inandığım bir kitap oldu.

Resim: Daniel Dociu

Resim: Daniel Dociu

Locke Lamora’nın Yalanları & Scott Lynch

Çeviri: Cihan Karamancı

Çeviri: Cihan Karamancı

Camorr şehri, tarihi boyunca pek çok soysuzluğa, yolsuzluğa, uğursuzluğa, hırsızlığa tanıklık etmiş, büyülü atmosferinde her birini tek tek sindirebilmiştir; Camorr’un Belası’nın ismi şehrin nemli duvarlarında yankılanana dek… Camorr’un Belası’nın yenilmez bir silahşor, usta bir hırsız, duvarlardan geçebilen bir hayalet ve fakirlerin dostu olduğu söylenir. İşte o efsanevi “Bela” narin yapılı, gözü kara ve becerikli Locke Lamora’dır. Locke kimsenin beceremediği bir ustalıkla zenginleri soymasına rağmen, bir başka efsanedeki büyük okçunun aksine çaldıklarından fakirlere tek bir kuruş bile koklatmaz. Locke’un tüm kazancı kendisi ve isimlerinin hakkını fazlasıyla veren hırsızlar çetesi Centilmen Piçler içindir.

Onların sahip olduğu tek ev olan ve her türlü dümen, hile ve numaralarını gerçekleştirdikleri kadim Camorr şehrinin kaprisli ve renkli yeraltı dünyası, içten içe çürümekte ve gizli bir savaş yüzünden parçalanmaktadır. Tek ayak üzerinde onlarca yalan söyleyen Locke ve çetesi, bu büyülü dünyada bu kez tek ayaklarını bile yere basamadan içerisine düştükleri ölüm oyunundan kurtulmak zorundadır.

Scott Lynch

Scott Lynch

Venedik benzeri -en azından okuduklarımdan, izlediklerimden ve duyduklarımdan yol çıkarak- bir şehir olan ve insan ırkından daha eski olan “Atalar” adı verilen bir ırk tarafından insanların henüz çözümleyemediği ama kullanmaktan da kaçınmadıkları teknoloji ve yapıların bulunduğu bir şehir olan Camorr’da geçen bir hikayemiz var. Diyar diyar gezen, kendini kötülüğü kovmaya adamış çiftçi bir çocuk yerine yetim, çelimsiz zekasından başka bir yeteneği olmayan bir hırsız olan Locke Lamora ve onun muhteşem isimli çetesi “Gentleman Bastard” ise ana kahramanlarımız diyebilirim.

Lynch, kitap boyunca süregelen hikayeyi, aksiyon seviyesi ve çözülme noktaları bakımından hep belli bir çıtanın üzerinde tutabilmiş. Ana kahramanımızın geçmişi, nedenleri, hırsları ve tek başına bir karakter olabilecek kadar iyi yazılmış olduğunu düşündüğüm Camorr şehrinin işleyişi, toplum yapısı hakkında fikirler vermek adına öykünün içine yedirilmiş olan “ARA” adı verilmiş kısımlar hem yeterli miktarda hem de iyi kurgulanmışlardı.

Locke Lamora ve çetesi, onlar bir dolandırıcılar ve eğer zeki değilseniz dolandırıcı olamazsınız. -Henüz kimseyi dolandırmadım bu düşüncem tamamen bir tahmindir.- Fakat tek başına zekanın yetmediği yerde ise cüretkar hamleleri ile başlarını hem derde sokup sonunda bir şekilde de kurtuluyorlar. Lamora muhteşem bir yalancı olmasının yanı sıra o kadar sıradan ve dikkat çekmeyen birisi ki bin bir türlü kılığa girebiliyor. Eğer elinizde zeki, cüretkar, iyi bir yalancı olan karakterler var ise onların karşısına çıkardığınız kötü adamların ise ya aynı karakter kağıdına sahip olması yada ellerinde bir üstünlük olması gereklidir. Lynch, burada büyüyü kullanarak işin içinden alnının akıyla çıkmış diyebilirim.

Her şey bir yana kitabın en başarılı olduğu kısım ise karakterleriydi. Hepsi iyice düşünülmüş. Hikayenin anlaşılabilirliği adına okuyucunun ne bilmesi gerekiyorsa, en az o kadar bahsedilmiş. Seri olarak planlanan bir eser olduğu içinde bazı ipuçları oraya buraya atılmışlar. Özellikle tüm kitap boyunca adı geçen ama gözükmeyen Lamora’nın aşık olduğu Sabetha gizemi var. Fakat eğer mesele çok uzarsa o karaktere karşı olan tüm merakıma rağmen bunun oldukça yanlış bir hamle olabileceğini düşünüyorum.

Diğer yandan diyaloglardan hoşlanmadım. Nüktedanlık, hazır cevaplık oluşturmaya çalıştığını görebiliyorum ama çoğu konuşma çizgi roman seviyesindeydi. Nasıl yazacağımı bilmiyorum ama sanki ucuzlardı. Kitabın sevmediğim tek yanı buydu.

Son olarak Locke Lamora bir kesinlikle bir Robin Hood hikayesi değil. Çünkü eğer parayı zenginlerden alıp fakirlere verse istenmeyen dikkat çekebilirler. Hem fakirler kendileri içinde çalabilirler değil mi? Lamora sadece plan yapmayı, meydan okumayı ve “korunan” zenginlerin fazla olan paralarını almayı seviyor. Locke ve Centilmen Piçler bir ahlak pusulasına sahipler ama kendilerini riske atacak kadar da değil.

İthaki Yayınları tarafından sevmediğim ama eğer üzerine o şekilde yazı basılmasa kabul edilebilir olan iğrenç bir kapak ile yayımladığı Locke Lamora’nın Yalanları, fantastik edebiyat sever herkese tavsiye edebileceğim bir eserdi. Çevirisi akıcı ve güzel olan, tuğla kalınlığında olmayan, sıkmayan biraz farklı bir kitap arıyorsanız tam size göre diyebilirim.

Kan Şarkısı ( Kuzgunun Gölgesi #1) by Anthony Ryan

Çeviri: Barış Tanyeri

Vaelin Al Sorna, annesinin ölümünün yarattığı üzüntüyü henüz üzerinden atamamışken, kendisini İtikad’ın koruyucusu Altıncı Nişan’ın kapısında, Kral’ın Savaş Lordu olan babası tarafından terk edilmiş olarak bulur. Nişan’a adım attıktan sonra ise artık hayatı eskisi gibi olmayacaktır. Bu inanç koruyucusu savaş okulunda ölümcül sınavlarla boğuşurken, dövüşmenin yanı sıra kardeşliği, sadakati, karanlığı, ihaneti ve hayatta kalmayı öğrenir. Diyardaki kardeşleri ise onun tek ailesidir. On yaşında o kapıdan adım atan çocuk, genç bir adam olduğunda, Diyar’ının en tanınmış figürlerinden biri haline gelmiştir. Krallarla pazarlık yapar, ordular yönetir ve Diyar’ın kâbuslarından Karanlık’la başa çıkmaya çalışır. Artık sadece Diyar’ının değil, tüm dünyanın kaderi onun ellerindedir. Her şeyden öte, Vaelin’in zorlu hayatında böylesine yükselmesini sağlayan gizli ve karanlık bir gücü vardır: Kan Şarkısı.

Anthony Ryan

Anthony Ryan

Öncelikle kapak tercihini bu yönde kullanan yayınevini kınıyorum. İğrenç bir kapak olmuş. Başka bir kapakla da basılmayacağını düşünürsek açıkcası yazık oldu.

Kitaba gelince, öncelikle geleneksel bir epik fantastik bir eserdi. Indie olarak başlaması ve çöplüğe dönmüş bir türde bu derece iyi bir eser olması ile nadide bir parça olduğunu gösteriyor.

Anlatımı akıcı -çevirisinin de iyi olması ile- , hikaye aksiyon ve gizem dolu idi. Aynı zamanda bunların dozunu da kaçırmaması ile sayfa çevirten bir kitaptı. Bu tarz tuğlamsı kalınlığa sahip kitapların düştüğü en büyük hata bazen hikaye veya karakter gelişimi ile hiç alakası olmayan, uzun, gereksiz kısımlar bulundurmalarıdır. Kan Şarkısı’nda ise bu neredeyse yok denecek kadar azdı. Uzun sayılabilecek bir zaman aralığını konu edinse de bölümler arasında bağlantı iyi kurulmuştu. Karakter üzerine süregelen bir hikayeye sahipti. Ana ve yan karakterler üzerinde iyice düşünüldüğü de belliydi.

Kan Şarkısı, büyü, kılıç, savaşlar, ihanetler, entrikalar ile dolu, hızlı hikaye ilerleyişine sahip, harika karakterleri ile şiddetle tavsiye ettiğim bir kitaptır.

Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley)

“Kitap hakkında spoiler içerir.”
En iyi kapak budur!
Okurken alınmış bir not;

   Mustafa Mond’un kitabın sonunda bahsettiği adaların kitabın asıl “vurucu” yanına gölge düşürdüğü kanatindeyim. Yumuşatılmış bir son gibi geldi. Eğer, “Herkes, herkes içindir.”, “Kamunun iyiliği en üst önemdedir.” gibi savlar öne sürülüyorsa seviyenin biraz daha cani olmasını beklemek yanlış olmaz. Orwell’in 1984’ü bu konuda bana daha tatmin edici gelmişti.

Bitirdikten sonra alınmış bir not;

   Tamam. Vurmayın öldüm. En sonda vahşinin kendinden geçmesi ve cezalandırıcı bir ibadet yapması, sonunda ise artık çarpık ilişkilerden, tanrısızlıktan ve lüksten uzak bir şekilde canını alması kitabın beynime kurşun sıkması gibi birşey oldu. Kesinlikle beklediğim bir son değildi. Ben yumuşatılmış bir eser olduğu savını savunurken Huxley bir anda tüm kitabın temel başkaldırısını yapan ve yükünü omuzlarında taşıyan John’u en acımasız şekilde imtihan ediyor ve onun yaşama isteğini yavaş yavaş, sayfa sayfa yokediyor. Bence kitabın dünya çevrelerinde ve türün sevenlerince, Orwell’ın 1984’ünün veya Zemyatin’în “Biz” İnin yanında anılmasının sebebi de böyle bir sona sahip olmasıdır. Kitabın son kısmı şahsi kanaatimce eseri tüm çağlardan bağımsız bir üst seviyeye taşımış.

” Izdırap karşılığında kazanılan şeylerle kıyaslandığında, şu andaki mutluluk çok sefil kalır. Ve tabii ki istikrar, istikrarsızlık kadar gösterişli değildir. Mutlulukta, şanssızlığa karşı verilen mücadelenin ihtişamlarından hiçbiri yoktur. Günahla mücadelenin, veya ihtiras yada şüphe nedeniyle ölümüne alt üst oluşların görkemini bulamazsınız mutlulukta. Mutluluğun yüce bir yanı yoktur.”
Mustafa Monda SYF: 286 (Ümit Tosun’un çevirisidir.)

 

Satın almak için resime tıklayın