Etiket arşivi: Distopya

Şehir ve Yıldızlar & Arthur C. Clarke

18165080

Çeviri: Ardan Tüzünsoy

Uzak bir gelecekte yeryüzündeki insanlar İşgaciler denen güçten kaçarak, bilgisayarlar ve sanal gerçeklik marifetiyle devamlılığı ve mükemmelliği korunan Diaspar şehrine sığınmıştır. Diaspar’daki herkes binlerce yıl yaşamakta, kimse ölmemekte, mekanik yollarla reenkarne olmaktadır. Ancak bu sözde mükemmellikten ve sanal gerçeklikten sıkılan, Diaspar’ın ötesinde ne olduğunu merak eden biri vardır. En az on milyon yıldan sonra Yeryüzü’nde ‘doğmuş’ olan tek insan, yani Alvin, Şehirlerinin sunduğu yüzeysel mükemmelikten tatmin olan değerlerine benzemeyen Alvin, yeniyi keşfetme sancısının peşinde gizemli dış dünyaya açılacaktır. Diaspar’ın eteklerindeki çölü ve ötesindeki bilinmeyeni görmeye… Böylece en son maceracı terk eder şehri, yıldızlara ulaşmak üzere…

Rama serisinin ilk iki kitabı dışında Clarke çok fazla kitabını okuduğum bir yazar değil. Clarke’nin dönem yazarlarından olan Asimov gibi “büyük resmi” çizme konusunda oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. O dönemin kitaplarından -özellikle altın üçlününkilerden- karakter gelişimi, yazım stillleri beklemeyince hikayenin orjinalliği ve “science fiction” yaklaşımı elde kalıyor. Tabii ki Clarke hikaye konusunda iyi olan bir yazar olmasının yanı sıra yazdıklarının “hard science fiction” kısmına da girdiğini düşünürüm. Heinlein karakterler ve onların başından geçenlere odaklanırken (en azından benim okuduğum kitabında) Clarke ve Asimov ise insanlığın ve evrenin kaderine odaklanarak çok uzun zaman aralıklarında, zayıfça da olsa birbirine bağlanmış hikayelerden oluşan kitaplara sahipler. Bence Asimov “aptala anlatır basitlikte bilimi anlatabilen adam”ken, Clarke filozoftur.

Lafı çok uzatmadan kitaptan bahsetmem gerekirse, iki karşıt kültürün var olduğu milyonlarca yıl sonrasının toplumunda bir grup kendini dış dünyaya kapatarak kendi şehirleri olan Diaspar’da ölümsüzlük yetisiyle yaşarken diğer bir grup günümüz toplumuna daha yakın bir sosyal yapıya sahip olan -telepati dışında- ve dışarıda yaşan ölümlülerden ibarettir. Alvin iki kültür arasında köprü görevi görmeye çalışır. Kendi halkından olan diğerlerini bir zamanlar kurulmasına yardım ettikleri devasa imparatorluğun kalıntıları arasında arar.

Bazen kitapta gereksiz olduğunu düşündüğüm ve nedensizce veya benim anlayamadığım bir sebeple konulmuş bazı pasajlar, bölümlere rastladım. Ayrıca Alvin’in aşk hayatının neden bu kitapta bir alt tema olduğunu anlayamadım. Vanamonde’un ise benim kitaplarda en çok hoşlanmadığım ırk olan ve “deus ex machine” olarak gördüğüm ilahi yaratıklardan biri olması da açıkçası benim için bir eksiydi.

Hiç bir bilimkurgu kitabından geleceği tahmin etmesini beklemem. Bunu beklemek hem haksızlık olur hemde milyonlarca yıl sonrasını anlatan bu kitaptan bunu beklemek akıllıca bir yaklaşım olmaz. Kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadar, Clarke’nin tarzını sevdiyseniz, karakterlerin iyi yazılmamış olması sizin için büyük bir eksi değil ise hikayesi, fikirleri için Şehir ve Yıldızlar’ı okumanızı tavsiye ederim.

Reklamlar

12773641

Çeviri: Taylan Taftaf

Burası OASIS. Buradan çıkış yok.

Yıl 2045 ve dünya çok çirkin bir yer.
Uygarlıkları felce uğratan enerji krizi, tam anlamıyla felakete dönüşen iklim değişikliği, kıtlık, yoksulluk, bulaşıcı hastalıklar ve geriye kalan son kaynaklar için süren nükleer savaşlarla cehenneme dönen bir dünya… Ve bu dünyada yaşamak zorunda olan tüm talihsiz insanlar gibi, henüz on sekiz yaşındaki Wade Watts da uyanık olduğu zamanın neredeyse tamamını bir simulasyonun içerisinde geçiriyor.
İstediğiniz kişi olabileceğiniz, istediğiniz yerde yaşayabileceğiniz ve istediğiniz şeyleri yapabileceğiniz bir yer olan, insanlığın son vahası, sanal dünya OASIS’te.
Ve bir gün OASIS’in yaratıcısı James Halliday ölüyor. Arkasında bıraktığı milyonlarca dolarlık bir servetle. Ancak bir sorun var. Ortada bir varis yok.
James Halliday bütün mirasını tek bir kişiye bıraktı. Yarattığı devasa sanal dünya OASIS içinde sakladığı üç anahtarı bulacak olan kişiye.
İşte dünya çapındaki kıran kırana mücadele böyle başladı. Ve
anahtara giden ilk ipucunu Wade Watts buldu.
Hazır mısınız?

Uzun uzun yazmak istemiyorum. Hakkında söylenebilecek çok bir şeyde yok. Kitap boyunca 80’lerin kültür bombardımanına maruz kalıyorsunuz. Her oyuncu arkadaş -bende dahil- gerçek zamanlı etkileşime sahip simülasyon hayallerine sahiptir. Yazar bunu kullanarak “distopik” bir gelecekte genç bir “gamer”ın başından geçen maceraları anlatıyor.

Hızlı akan bir anlatıma sahip, referanslarını ise pek havada bırakmayan şekilde vermiş. Eğer 80’lerde yaşamadıysanız Wikipedia bir başka ekranda açık olsa daha iyi olur. Hikaye ise bir çok tesadüfler, “deus ex machina” denilecek anlar ile dolu olduğu için zayıf, karakterlerle ise bağ kurulacak bir yan yok.

Kitap nostalji bombardımanına tutmasa ve bir çok insan -bende dahil- eskiye olan hayranlığa sahip olmasa bu derece tutulan bir kitap olmazdı diye düşünüyorum. Sonuç olarak bir 90’lar çocuğu olarak pek beğenmedim.

Omon Ra & Victor Pelevin

Çeviri: Barlas Çevikus

Yeryüzünün en sınır tanımaz ve yaratıcı romancılarından Pelevin bu kez uzaya el atıyor. Sovyet Uzay Programı üzerine acımasız bir hiciv ve tek hayali kozmonot olup uzaya çıkmak olan Omon’un kara mizahla yüklü öyküsü. Fantastik yazının eşsiz örnekleriyle tüm dünyada büyük ilgi uyandıran Viktor Pelevin, saçmalığı estetik sınırlarına vardıran ve eleştirmenlerin Gogol ve Bulgakov’un eserleriyle kıyasladığı şaşırtıcı bir yapıtla bir kez daha Türkçe’de. Yazın tarihinin unutulmayacak serüvenlerinden biri için geri sayım başlıyor.

Victor Pelevin

Victor Pelevin

İlginç bir şekilde kitabın içerisinde yine Pelevin’e ait olan Sarı ok adında bir novellanın çevirisi de var. Burada ikisinden de bahsedeceğim.

Pelevin, Omon Ra’da Sovyetler uzay programının bir propaganda aracı olarak kullanılmasını, yüzlerce insanın yeraltında ıssız mezarlarda halkının daha ileriye gitmesi adına cansız bir şekilde yattığını anlatıyor. Genç bir zihnin hayatının tükenişine doğru ilerlerken düşündükleri veya hayalleri üzerine kurulmuş bir altyapıda muhteşem bir yergi var. Bunu yaparken de taşlamayı ve mizahı o kadar iyi harmanlamış ki öykü boyunca kopmadan rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

Sarı Ok adlı novella da ise yine bir eleştirisini daha hicivleştiren yazar bu kez dini bir grup, sorgulayan bir adam, karanlık işler peşinde bir grup insanı yıkık bir köprüye ilerleyen ve başı sonu belli olmayan bir trende birleştirmiş. Böylece yazım yılının 1993 olmasını göz önüne alarak, Sovyetlerin dağılmasından sonra meydana gelen karmaşaya, boşluğa ve düzensizliğe dem vurmuş.

Omon Ra, güzel bir çeviri ile dilimize kazandırılmış. Rus edebiyatının bilim kurgu ve dalında yazan en iyi yazarlarından birisi olan Pelevin ve Omon Ra -onun en çok bilinen eserlerinden birisi- bu türü seven herkesin bir kez şans vermesi gerektiğini düşündüğüm bir yazar ve kitap ikilisi oldular.

Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley)

“Kitap hakkında spoiler içerir.”
En iyi kapak budur!
Okurken alınmış bir not;

   Mustafa Mond’un kitabın sonunda bahsettiği adaların kitabın asıl “vurucu” yanına gölge düşürdüğü kanatindeyim. Yumuşatılmış bir son gibi geldi. Eğer, “Herkes, herkes içindir.”, “Kamunun iyiliği en üst önemdedir.” gibi savlar öne sürülüyorsa seviyenin biraz daha cani olmasını beklemek yanlış olmaz. Orwell’in 1984’ü bu konuda bana daha tatmin edici gelmişti.

Bitirdikten sonra alınmış bir not;

   Tamam. Vurmayın öldüm. En sonda vahşinin kendinden geçmesi ve cezalandırıcı bir ibadet yapması, sonunda ise artık çarpık ilişkilerden, tanrısızlıktan ve lüksten uzak bir şekilde canını alması kitabın beynime kurşun sıkması gibi birşey oldu. Kesinlikle beklediğim bir son değildi. Ben yumuşatılmış bir eser olduğu savını savunurken Huxley bir anda tüm kitabın temel başkaldırısını yapan ve yükünü omuzlarında taşıyan John’u en acımasız şekilde imtihan ediyor ve onun yaşama isteğini yavaş yavaş, sayfa sayfa yokediyor. Bence kitabın dünya çevrelerinde ve türün sevenlerince, Orwell’ın 1984’ünün veya Zemyatin’în “Biz” İnin yanında anılmasının sebebi de böyle bir sona sahip olmasıdır. Kitabın son kısmı şahsi kanaatimce eseri tüm çağlardan bağımsız bir üst seviyeye taşımış.

” Izdırap karşılığında kazanılan şeylerle kıyaslandığında, şu andaki mutluluk çok sefil kalır. Ve tabii ki istikrar, istikrarsızlık kadar gösterişli değildir. Mutlulukta, şanssızlığa karşı verilen mücadelenin ihtişamlarından hiçbiri yoktur. Günahla mücadelenin, veya ihtiras yada şüphe nedeniyle ölümüne alt üst oluşların görkemini bulamazsınız mutlulukta. Mutluluğun yüce bir yanı yoktur.”
Mustafa Monda SYF: 286 (Ümit Tosun’un çevirisidir.)

 

Satın almak için resime tıklayın

Otomatik Portakal & Anthony Burgess

Otomatik Portakal Anthony Burgess

Kitapyurdu.com’dan satın Almak İçin Üstteki Resime Tıklayabilirsiniz.

Otomatik Portakal seks, uyuşturucu ve şiddeti insanın özgür iradesini de katarak keşfeden Anthony Burgess tarafından yazılmış, distopik bir yapıttır. II. Dünya savaşı sırasında karısının başından geçen olaylardan esinlenmiştir. Otomatik Portakal sistemin cozuttuğu bir dönemde modern çağın onlar biçtiği yol olan şiddeti seçen genç veya kendi tabirleriyle çocuk olan Mütavazi Anlatıcımız, Alex’in bir anti-kahramandan veyahut şiddetle dolu bir çocuktan sistemin çarkı içine dahil olmasının hikayesidir. Anthony Burgess’in değişik anlatım stili ve Rusçadan etkilenen kendi argo dili -Nadsat- ile sıradışı bir eser ortaya çıkmış. Hakkında bir çok eleştirinin veya incelemenin yazıldığı, sinema tarihinin en muhteşem yönetmenlerinden birinin kült bir filmini çektiği bu kitap hakkında benim gibi amatör biri tarafından söylenecek pek de bir şeyin olduğunu sanmıyorum. Buna rağmen kendimce birkaç şey karalayacağım. önce kısa bir özet geçeyim.
2.sayfa spoiler içerir.