Etiket arşivi: Bilimkurgu

Antilop ve Flurya – Margaret Atwood

Antilop ve FluryaAntilop ve FluryaMargaret Atwood
Çeviri: Dost Körpe
Değerlendirme: 3 of 5 stars

Karakterler neredeyse tek boyutlular. Karadamı dışında ki tüm karakterler filmlerdeki metroya binen figüranlar gibi bulunmaları lazım fakat kalabalıktan başka bir varoluş amaçları da yok. Karakterlerin hırsları, yaptıkları için motivasyonları, nedenleri anlaşılmıyor yada yoklar. Okuduğum diğer bir kitabı olan Damızlık Kızın Öyküsünde de aynı şeyleri hissetmiştim. İlk kez erkek bir baş karakter yazmış ve inandırıcılığı ise beni tatmin etmedi.

Hikaye, anılar üzerinden anlatılan ve temel olarak kıyamet sonrası bir dünyada geçiyor. Nasıl, neden, niçin gibi sorulara cevap arayan bir hikayeydi. Tüm seri boyunca aptal bir oğlan, açıklayacak kelimeleri bulamadığım bir kız ve aptal çocuğun bakış açısından anlatılan bir kötü adam arasındaki dolambaçlı öykü örgüsü bir noktada düğüm oluyor ve açmak için hikaye hızlanıyor.

Bir üçleme olarak planlanması dolayısıyla kitabın sonu çok kötüydü. Bir kitaba bu şekilde bir son yazmak Atwood gibi kaleminin kuvvetli olduğu söylenen bir yazara -şahsi düşünsem- yakışmamış.

Reklamlar

Siyah Hatıralar Denizi – Mehmet Açar

Siyah Hatıralar DeniziSiyah Hatıralar Denizi by Mehmet Açar

Değerlendirmem: 4 of 5

Bir “bilimsel kurgu” okuru iseniz size hitap etmeyecektir. Öncelikle kitap birçok eserden -bazılarını okuduğum- esinlenmeler taşıyor. İnsan hayatının belkide anlatılması en zor olan, soyut kavramı, zaman üzerine farklı bakış açıları getirebilen bir kitap olmuş. Kitap Asimov’un zamanında çok daha basit bir şekilde anlattığı dedektiflik ve bilimkurgu bir şekilde birleştirmeye çalışmış. Otelin ne olduğu anlamak zor. Çok fazla açıklar ve karakterlerin ise varsayımları bazı yerlerinde açık kalıyor. Mehmet Açar kitap boyunca kendi evrenini bana kalırsa oldukça iyi bir şekilde okuyucuya aktarıyor.

Eğer ilk kısma romanının girişi olarak ele alsak zayıf kaldığını söyleyebilirim. Tabii ki karakterleri ve dünyayı tanıtmaya ayrılmıştı. Sadece genelde birinci ağızdan yazılan romanlar evren anlatımında biraz sönük veya sıkıcı olabiliyorlar fakat Siyah Hatıralar Denizi bu konudan alnını akı ile çıkmış.

Romanın gelişme kısmı ve benim favori kısmım olan ikinci bölümde ise durağan ve tempo düşürücü bir anlatım vardı. Hele o mektuplaşma kısmı harikaydı. Roman size distopik bir dünyanın 3. nesli ile Tanrı benzeri bir varlığın arasındaki ilişkiyi okurken tuhaf bir gerilime maruz bırakıyor ve bu gerilimi de tüm kitap boyunca devam ettirebiliyor. Bunun nedeni kitapta bulunan bazı unsurların korku edebiyatı çağrıştırması yapması olabilir.

Kapanış olan üçüncü kısma gelirken gizemin tam olarak çözülmemesi, bazı şeylerin açıklamalarının olmaması kitabın genel kurgusu adına isabetli olmuş. Otelin ne olduğunu veya olabileceğini okuyucuya bırakmak benim açımdan kabul edilebilir bir riskti.

Kitabı beğendim. Tek eksik yanının karakterler arasındaki romantik etkileşimi tam olarak anlayamam olduğunu söylemeliyim. Yani çok bodosloma, plansız ve anlamsız yakınlaşmalar vardı. Yine de Türk edebiyatının nadide eserlerinden birisi olduğunu söylemeliyim. Tavisyemdir.

Şehir ve Yıldızlar & Arthur C. Clarke

18165080

Çeviri: Ardan Tüzünsoy

Uzak bir gelecekte yeryüzündeki insanlar İşgaciler denen güçten kaçarak, bilgisayarlar ve sanal gerçeklik marifetiyle devamlılığı ve mükemmelliği korunan Diaspar şehrine sığınmıştır. Diaspar’daki herkes binlerce yıl yaşamakta, kimse ölmemekte, mekanik yollarla reenkarne olmaktadır. Ancak bu sözde mükemmellikten ve sanal gerçeklikten sıkılan, Diaspar’ın ötesinde ne olduğunu merak eden biri vardır. En az on milyon yıldan sonra Yeryüzü’nde ‘doğmuş’ olan tek insan, yani Alvin, Şehirlerinin sunduğu yüzeysel mükemmelikten tatmin olan değerlerine benzemeyen Alvin, yeniyi keşfetme sancısının peşinde gizemli dış dünyaya açılacaktır. Diaspar’ın eteklerindeki çölü ve ötesindeki bilinmeyeni görmeye… Böylece en son maceracı terk eder şehri, yıldızlara ulaşmak üzere…

Rama serisinin ilk iki kitabı dışında Clarke çok fazla kitabını okuduğum bir yazar değil. Clarke’nin dönem yazarlarından olan Asimov gibi “büyük resmi” çizme konusunda oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. O dönemin kitaplarından -özellikle altın üçlününkilerden- karakter gelişimi, yazım stillleri beklemeyince hikayenin orjinalliği ve “science fiction” yaklaşımı elde kalıyor. Tabii ki Clarke hikaye konusunda iyi olan bir yazar olmasının yanı sıra yazdıklarının “hard science fiction” kısmına da girdiğini düşünürüm. Heinlein karakterler ve onların başından geçenlere odaklanırken (en azından benim okuduğum kitabında) Clarke ve Asimov ise insanlığın ve evrenin kaderine odaklanarak çok uzun zaman aralıklarında, zayıfça da olsa birbirine bağlanmış hikayelerden oluşan kitaplara sahipler. Bence Asimov “aptala anlatır basitlikte bilimi anlatabilen adam”ken, Clarke filozoftur.

Lafı çok uzatmadan kitaptan bahsetmem gerekirse, iki karşıt kültürün var olduğu milyonlarca yıl sonrasının toplumunda bir grup kendini dış dünyaya kapatarak kendi şehirleri olan Diaspar’da ölümsüzlük yetisiyle yaşarken diğer bir grup günümüz toplumuna daha yakın bir sosyal yapıya sahip olan -telepati dışında- ve dışarıda yaşan ölümlülerden ibarettir. Alvin iki kültür arasında köprü görevi görmeye çalışır. Kendi halkından olan diğerlerini bir zamanlar kurulmasına yardım ettikleri devasa imparatorluğun kalıntıları arasında arar.

Bazen kitapta gereksiz olduğunu düşündüğüm ve nedensizce veya benim anlayamadığım bir sebeple konulmuş bazı pasajlar, bölümlere rastladım. Ayrıca Alvin’in aşk hayatının neden bu kitapta bir alt tema olduğunu anlayamadım. Vanamonde’un ise benim kitaplarda en çok hoşlanmadığım ırk olan ve “deus ex machine” olarak gördüğüm ilahi yaratıklardan biri olması da açıkçası benim için bir eksiydi.

Hiç bir bilimkurgu kitabından geleceği tahmin etmesini beklemem. Bunu beklemek hem haksızlık olur hemde milyonlarca yıl sonrasını anlatan bu kitaptan bunu beklemek akıllıca bir yaklaşım olmaz. Kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadar, Clarke’nin tarzını sevdiyseniz, karakterlerin iyi yazılmamış olması sizin için büyük bir eksi değil ise hikayesi, fikirleri için Şehir ve Yıldızlar’ı okumanızı tavsiye ederim.

Elmas Çağı & Neal Stephenson

16093521

Çeviri: Sibel Hacıoğlu

Hugo ve Locus ödüllerini alması bir yana Stephenson BK dünyasına; nanoteknolojinin hüküm sürdüğü bir gelecek yapılanmasına sosyal sınıf, etnisite ve sunizeka’nın doğası etrafında yepyeni bir terminoloji ile girerken Cyber-Punk’ın ötesine geçerek Post -CyberPunk’ı başlatıyor. Stephenson’un matematik, teknoloji, felsefe ve bilimi edebiyatlaştırdığı noktada okuruna Quentin Tarantino tadı vermekten de geri durmuyor!

Aşağı yukarı bir yıla yakın rafta bekledi. Elime aldığımda okuduğum bir başka kitaptan sıkılmıştım, kaçacak delik arayan bir fare gibi ilk 200-250 sayfası yırtarcasına okudum. En sonunda da okuduğuma pişman olmadım, diyelim.

Stephenson, Victorian (Duygularını baskılayan, çok çalışan, disiplinli denilebilir.) dönemini geçmişten alıp, günümüzden daha ilerde nanoteknoloji ile insanların nesneleri üretmek yerine “Feed” denilen bağlantıdan elde ettikleri (cyberpunk) ile birleştiriyor. Kısacası cyber-steampunk diyebileceğim bir türe giren bir kitap olmuş.

Karakterleri bol olan bir kitap diyebilirim. Birkaç ana karakterin yanında hikayeleri üzerinde daha fazla durulabileceğine inandığım ama sonunda sayfa kalınlığı yüzünden iyi ki üzerilerinde durmamış diye düşündüğüm yan karakterler vardı. Kitap boyunca bazı girip çıkan karakterler var. Bu karakterlerin kimisine ne olduğunu kesin hatları ile öğrenebiliyoruz. Bazısı da sanki hikayede bahsedilmeye artık gerek görülmemiş, unutulmuşlar gibilerdi. Bu hem rahatsız edici hemde o kısımları neden okuduğuma dair anlam veremediğim için bende hayal kırıklığı yarattı. Yine de dediğim gibi karakter bakımından bol ama bunları anlatmak bakımından zayıf bir kitap olmuş.

Kurulan evren neredeyse kusursuzdu. Kompleks bir yapıya sahip olmasının yanı sıra birçok farklı alt kültüre sahipti. Bu kültürlerden kastım, Stephenson’un kabile dediği ve aynı kültüre sahip olan farklı ırktan insanların bir araya gelmesi ile oluşmuş topluluklardı. Bu gruplar, insanların kişiliklerinin belirlenmesinde, kültürün oynadığı rolü anlamak bakımından önemliydi. Irkları attığımız zaman ve farklı milliyetlere sahip olan bireyleri süregelen bir kültürel toplum içerisine koyduğumuz vakit, kişiliklerin, dünya görüşlerinin, ahlaklarının vs. girdikleri kültür ile alakalı olduğunu görebilir; atalardan gelen genetik bağlamların bu soyut kavramlar üzerinde elle tutulur bir katkısı olmadığını görebiliyoruz. Hikayenin gidişatı bakımından bu kısım bence önemliydi.

Kitapta oldukça ilginç olan bir diğer nokta ise; “Resimli Okuma Kitabı” olarak çevrilen nesneydi. Bu nesnenin eğitim düzeyinde kişide meydana getireceği farklı tepkileri görmek açısından hikaye boyunca kitaba sahip olan karakterlerin çizdikleri yollar oldukça ilgi çekiciydi. Her ne kadar kişinin karşısında bulunan ile kurabileceği bir bağın (insan kaynaklı duygusal bir bağdan bahsedersek.) eğitimini şekillendirmesi açısından önemli olduğunu anlayabiliyoruz. Böylece bu tarz iyileştirici teknolojilerin insanların eğitiminde ana unsur olarak kullanılması yerine sadece bir araç olarak kullanılması fikrini de elde edebiliriz.

Sözlerimi bağlamam gerekirse, okunmasını şiddetle tavsiye ettiğim bir kitap. Birçok fikir, yaratıcı yenilik sunuyor. Hikayenin son kısımlarının sığ olması ve karakterler bakımından zayıf olması eksi olarak düşünülse bile “dünya kurgusu”, hikaye akışı bakımından tatmin edici bir eserdi.

Stanislaw Lem Eserleri

Stanislaw Lem Eserleri
Orijinal İsim Çeviri Yayınevi
Człowiek z Marsa
Szpital Przemienienia(1948) Dönüşüm Hastanesi(2000) İletişim Yayınları
Astronauci(1951)
Obłok Magellana (1955)
Dzienniki Gwiazdowe (1957) Yıldız Güncesi (2001) İletişim Yayınları
Inwazja z Aldebarana (1959)
Eden (1959) Aden (1995) İletişim Yayınları
Śledztwo (1959) Soruşturma (1998) İletişim Yayınları
Pamiętnik znaleziony w wannie (1961) Küvette Bulunan Günce (1998) İletişim Yayınları
Powrót z gwiazd (1961) Yıldızlardan Dönüş (1998) İletişim Yayınları
Solaris (1961) Solaris (1997) İletişim Yayınları
Niezwyciężony (1964) Yenilmez (1998) İletişim Yayınları
Cyberiada (1965) Siberya (2014) Cem Yayınevi
Głos Pana (1968) Sahibinin Sesi (2014) Cem Yayınevi
Kongres futurologiczny (1971) Gelecekbilim Kongresi (1997) İletişim Yayınları
Doskonała próżnia (1971) Mükemmel Boşluk (2014) Cem Yayınevi
Wielkość urojona (1973) Hayali Büyüklük (2011) Pinhani Yayıncılık
Opowieści o pilocie Pirxie (1973)
Katar (1976) Kör Talih (1999) İletişim Yayınları
Opowiadania (1977) Ölümlü Makineler (2001) İletişim Yayınları
Golem XIV (1981)
Wizja lokalna (1982)
Prowokacja (1984)
Biblioteka XXI wieku (1986) İnsanın Bir Dakikası (2000) İletişim Yayınları
Fiasco (1986 – Almanca) Fiyasko (2002) İletişim Yayınları
Pokój na Ziemi (1987) Dünya’da Barış (2000) İletişim Yayınları
Zagadka (1996)
Fantastyczny Lem (2001)

Bitmeyen Savaş (Bitmeyen Savaş #1) & Joe Haldeman

Çeviri: Ardan Tüzünsoy

Er William Mandella, kendisine rağmen bir kahramandır, istemediği halde seçkin askerlerden oluşan özel bölüğe alınır ve binlerce yıl uzaktaki bir savaşta çarpışmak üzere zaman ve uzayda fırlatılır. Asla savaşa gitmek istememişti. Yine de görevini kin tutmadan yerine getirir, yaşadığı sürece rütbesi yükselir. Döndüğünde Dünya’yı bıraktığı gibi bulamaz… Uzay yolculuğundaki zaman genişlemesinden ötürü, Mandella aylarla yaşlanırken dünya yüzyıllarla yaşlanır… Vietnam’da savaşmış bir bilimkurgucunun geçmişle geleceği kaynaştıran romanı.

Resim: Joe Haldeman

Resim: Joe Haldeman

Bitmeyen savaş, iki ırkın birbiri ile iletişim kuramamasından dolayı görelilik ile yüzyıllarca savaşmasını anlatıyor.

Haldeman’ın kendisi bir savaş gazisi ve kitabında bu savaş boyunca kafasından geçenleri, hissettiklerini zaman üzerindeki oynamalarla konu edindiği Mandella’nın dünya dışı bir ırka karşı savaşması üzerinden aktarıyor. Bunu yaparken aslında dünyadaki savaşların ardında yatan temel neden olan ekonomiden ve savaşın insanlara, toplumlara ve ahlaka neler yaptığı üzerine fikirler sunuyor.

Mandella iyi bir karakter, tüm savaşı onun gözünden izlemek, nedenlerini ve askeri yapı üzerine düşünceleri ile de okuması zevkli bir karakter. Kitap askerliği tüm yönleri ile ele alıyor. Eğitim, sıcak temas, çatışmayı bekleme, geri dönüş, uyum sağlayamama, yeniden deneme, gazi olmak, rütbe yükselmesi vs. Böylece bir askerin eğitime alındığı ilk andan son anına kadar düşündüklerini, yaşadıklarını okuma şansına eriyoruz. Haldeman bir röportajında aslında kitabının savaş-karşıtı ama askerlik karşıtı bir kitap olmadığını söylüyor. Askerlerin kariyerleri boyunca yaşadıkları travmalar üzerine yazılmış eserlerden biri olduğu da su götürmez bir gerçek.

Kitap boyunca zaman atlamaları dolayısıyla yer yer kafam bulandı ama kendimi hikayenin sahip olduğu ilginç aksiyona bıraktığımda bu da pek sorun olmadı. Sıkmayan ve devam konusunda sıkıntılı olmayan bir hikayesi var.

Bitmeyen savaş yabancılaşma ve sosyal gözlemler adına üst seviye bir kitaptı. Bunun yanı sıra yazıldığı yıl itibari ile ele alınması zor bir konu olan homoseksüel bireyleri konu edinmesi ve bunu doğum kontrolü için bir önlem olarak düşünmesi -heteroseksüelliğin iyileştirilebilir olması- ise cesurca ama zorlama bir hamleydi diye düşünüyorum. Haldeman aslında eşcinselliği Mandela’nın izole olduğunu ve koca bir grupta farklı tek birey olmasını daha iyi anlatmak için kullandığını ifade ediyor. Bu gözle bakarsanız aslında insanların bulundukları gruptan farklı olması ve bunun tedavi edilebilir bir hastalık olarak görülmesi oldukça ilginç bir mecaz kullanımıydı.

Savaşın anlamsızlığını, pasifist olmasına rağmen, ülkesinde uzakta, yabancı topraklara savaşması için gönderilen ve geri dönen bir gaziden daha iyi kim anlatabilir. Üstelik bunu yaparken bilimkurgu ile bu fikirlerini birleştiriyor. Okuru da boğmayacak bir eser olan Bitmeyen Savaş, kesinlikle okunması gereken bir kitap diye düşünüyorum.

Resim: badbrushart.deviantart.com/

Resim: badbrushart.deviantart.com/

Leviathan Uyanıyor (Enginlik #1) & James S.A. Corey

Çeviri: Cihan Karamancı

İnsanlık güneş sistemini —Mars’ı, Ay’ı, Asteroit Kuşağı’nı ve de ötesini— kolonileştirmiştir. Fakat yıldızlar hâlâ erişilmezdir.

Jim Holden Satürn’ün halkaları ile Kuşak’taki maden istasyonları arasında mekik dokuyan bir buz şilebinin idari subayıdır. O ve mürettebatı Scopuli adındaki terk edilmiş bir gemiye rastladıklarında kendilerini hiç istemedikleri bir sırrın içinde bulurlar. Bu birileri için uğruna cinayet işlenecek bir sırdır—hem de Jim ile mürettebatının hayal bile edemeyecekleri bir ölçekte. Jim gemiyi oraya kimin ve niye bıraktığını bulamazsa güneş sisteminde savaş çıkacaktır.

Dedektif Miller bir kızı aramaktadır—milyarlarca kişilik bir sistemdeki tek bir kızı. Fakat kızın ailesinde para boldur ve parayı veren düdüğü çalmaktadır. İpuçları onu Scopuli’ye ve isyancı sempatizanı Holden’a çıkardığında Miller bu kızın tüm olup bitenlerin anahtarı olabileceğini anlar.

James S.A. Corey

James S.A. Corey

*James S.A. Corey aslında iki yazarın ortak olarak yazdıkları seride kullandıkları mahlaslarıdır. James, Daniel James Abraham’dan, Corey ise Tyler Corey Franck’dan gelir. S.A. ise Abraham’ın kızının adıdır.

Bu incelemede artı eksi benzeri bir yazı yazmak istedim.

Öncelikle ben bu tarz kolonilerin ve istasyonların Dünya’ya gezegenine düşman oldukları eserleri severim. Nedense insan doğasını daha iyi anlattıklarını düşünürüm. Sonuçta hepimiz benciliz. Bu tarz bir anlatım seçmesi kitap açısından benim için artı değerdi.

Diğer yandan karakterlerin geliştiğini görmek zordu. İki ana karakterde bana pek çekici gelmediler. İdealizmin gözünü kör ettiği ortalama bir kaptanın ve takıntılı ama neye, niçin, nasıl takıntılı olduğu anlaşılmayan bir eski polisin yarım yamalak karakterler olduklarını hissettim. Eh, bu da bir eksi sayılır.

Sıradaki: Neden bu kadar uzun? Kitap boyunca varlıkları bir enstantene, kısa bir cümle ile açıklanabilecek karakterlere, olaylara ayrılmış en az 150 sayfa vardı. Uzun kitapların iyi kitaplar olduğunu düşünmek kadar basit bir yaklaşıma sahip olmadığım gibi, yazarlarda benim gibi düşündüğüne de eminim. Kitabın sonu ise, devam kitabı çıkarabilirsiniz ama böyle ucuz çizgi roman veya klasik tv-dizisi bitirme hamlesine benzer bir son yazmadan bunu yapmalısınız.

Sonuç olarak bu kitap benden 2’den fazla 3’ten az bir yıldız aldı. Fakat huyum kurusun devam kitabını okuyarak yarım kalan olayları tamamlarım.

Dediğim gibi, Leviathan Uyanıyor, evreni güzel olmasına rağmen, karakterlerinden hoşlanmadığım ve politik veya askeri yönden sıradan ve hikayenin şoke edici yanlarının zayıf olduğuna inandığım bir kitap oldu.

Resim: Daniel Dociu

Resim: Daniel Dociu

Uzayda Piknik & Arkady Strugatsky, Boris Strugatsky

Çeviri: Nil Okman

Uzayda Piknik, Sovyet bilimkurgu yazınının dünyada en çok okunan yazarları Ştrugatski kardeşlerin en ünlü romanıdır.Dünyadışı bir uygarlıktan gelen konuklar, yeryüzünün gelişigüzel birkaç köşesinde yol kenarında piknik yapar gibi bir an konaklayıp gitmişler, ama geride bıraktıkları artıklar, olağandışı teknolojilerinin inanılmaz ürünleri, uğrak yaptıkları yerlerde insan yaşamını, toplum ilişkilerini alt üst etmeye yetmiştir. İnsancı amaçlar, kar ve güç tutkusu, yarışmacılık, silahlanma çılgınlığı, hastalıklı bir toplumda bireylerin çaresizliği ve karanlıkta doğruyu arayışları, Ştrugatskilerin işlediği ana temalardır.

Arkady Strugatsky, Boris Strugatsky

Arkady Strugatsky, Boris Strugatsky

Her insan hayatında bir kez olsun piknik veya benzer birşey yapmıştır. Eğer piknik için gittiğiniz alan kamusal ise “Bulduğun Gibi Bırak!”, “Çöp atmayın!” vb birçok etkinliği tartışılır yazı görmüş ve genel itibari ile dikkate de almamıştır.

Uzayda Piknik’te Strugatsky kardeşlerde eğer bizim pikniklerde yaptığımızın aynısını uzaylı bir ırk yapsa ne olurdunun cevabını tartışmışlar. Daha önce Anglosakson bilim kurgu edebiyatınında ilgisini çekmiş bir eser olmasının yanı sıra birçok uyarlamalara da ilham vermiş.

Kitap boyunca uzaylı ırkın dünyaya yaptığı ziyaretten arta kalanların devletler, şirketler tarafından incelenmesi işlenirken, tehlikeli olan bölgeye girerek hayatları pahasına birşeyler aşırıp satan insanların -cambazların- en gözü karalarından birisi olan Red ana kahramanımızıdı. Red roman kısa olmasına rağmen sırıtmayın bir karakter olmuş, neredeyse hangi durumda ne söyleyeceğini tahmin edebileceğiniz kadar iyi betimlenmiş bir karakterdi.

Strugatsky kardeşler bilim kurgunun bilim kısmını unutmadan biraz mühendislik birazda bilmin sınırları ve ‘akıl’ denilen olgunun insanlık tarafından sadece kendisini betimleyecek biçimde oluşturulduğundan da bahsediyorlar. Ayrıca normal okuyucuyu (kitapları rahatlamak için, zevk alarak okuyanlarınıda) unutmadan aksiyon ve gizemi de es geçmemişler.

Uzayda Piknik, orijinal bir konunun, güzel bir anlatımla buluştuğu ve türde baskın dil olan İngilizce dışında bir eser arayanlar için gözü kapalı tavsiye edebileceğim bir eser.

Resim: 5ofnovember.deviantart.com/

Resim: 5ofnovember.deviantart.com

Omon Ra & Victor Pelevin

Çeviri: Barlas Çevikus

Yeryüzünün en sınır tanımaz ve yaratıcı romancılarından Pelevin bu kez uzaya el atıyor. Sovyet Uzay Programı üzerine acımasız bir hiciv ve tek hayali kozmonot olup uzaya çıkmak olan Omon’un kara mizahla yüklü öyküsü. Fantastik yazının eşsiz örnekleriyle tüm dünyada büyük ilgi uyandıran Viktor Pelevin, saçmalığı estetik sınırlarına vardıran ve eleştirmenlerin Gogol ve Bulgakov’un eserleriyle kıyasladığı şaşırtıcı bir yapıtla bir kez daha Türkçe’de. Yazın tarihinin unutulmayacak serüvenlerinden biri için geri sayım başlıyor.

Victor Pelevin

Victor Pelevin

İlginç bir şekilde kitabın içerisinde yine Pelevin’e ait olan Sarı ok adında bir novellanın çevirisi de var. Burada ikisinden de bahsedeceğim.

Pelevin, Omon Ra’da Sovyetler uzay programının bir propaganda aracı olarak kullanılmasını, yüzlerce insanın yeraltında ıssız mezarlarda halkının daha ileriye gitmesi adına cansız bir şekilde yattığını anlatıyor. Genç bir zihnin hayatının tükenişine doğru ilerlerken düşündükleri veya hayalleri üzerine kurulmuş bir altyapıda muhteşem bir yergi var. Bunu yaparken de taşlamayı ve mizahı o kadar iyi harmanlamış ki öykü boyunca kopmadan rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

Sarı Ok adlı novella da ise yine bir eleştirisini daha hicivleştiren yazar bu kez dini bir grup, sorgulayan bir adam, karanlık işler peşinde bir grup insanı yıkık bir köprüye ilerleyen ve başı sonu belli olmayan bir trende birleştirmiş. Böylece yazım yılının 1993 olmasını göz önüne alarak, Sovyetlerin dağılmasından sonra meydana gelen karmaşaya, boşluğa ve düzensizliğe dem vurmuş.

Omon Ra, güzel bir çeviri ile dilimize kazandırılmış. Rus edebiyatının bilim kurgu ve dalında yazan en iyi yazarlarından birisi olan Pelevin ve Omon Ra -onun en çok bilinen eserlerinden birisi- bu türü seven herkesin bir kez şans vermesi gerektiğini düşündüğüm bir yazar ve kitap ikilisi oldular.

Anathem & Neal Stephenson

Çeviri: Orhan Yılmaz

Çeviri: Orhan Yılmaz

Arbre gezegeninde, dışarının tahrip edici etkilerinden etrafına çevrilmiş yüksek duvarlarla korunan bir düzenin Matik ortamında kadın ve erkekler teknolojiden uzak, sade ve sakin bir hayat sürmektedir. Bilim ve felsefenin öğrenildiği, öğretildiği ve yaşandığı bu dünyanın kapıları, duruma bağlı olarak yılda, on yılda ya da yüzyılda bir on gün gibi, belli aralıklarla açılarak kültürlerarası iletişime izin verilmektedir. Fraa Erasmas parlak bir avuttur, farklı dünyaların getireceklerinden korkmaz; tam tersine, açmaması gereken kapıları açmakla sıra dışı bir cesaret örneği gösterir.

Bir kitap düşünün, her şeyin hızla tüketildiği bir dünyanın karşısına yavaşlamayı ve uzun vadeli düşünmeyi koyan küresel bir düşünce akımının başucu kitabı olsun. Bir roman düşünün, felsefe tarihini, dünya tarihini, bir gelecek dünya tahayyülünü, bir geçmiş dünya eleştirisini, bilime dair ahlaki bir dersi, kuantum dünyasının sırlarına açılan bir kapıyı anlatsın bize.

Neal Stephenson

Neal Stephenson

Teknoloji ile içice geçmiş bir toplum olan ve medeniyet olarak sürekli yükselmeler ve inişler yaşayan Sakularlar ile Konsent -manastır benzeri yapılar- içerisinde yaşayan ve 1, 10, 100 hatta 1000 yılda bir kapılarını dış dünyaya açan matlarda teoloji yerine felsefe, matematik, kozmoloji, geometri vs. uzun vadeli  düşünceyi araştıran, inceleyen ayutların bir arada yaşamını sürdüğü bir gezegen olan Arbre’de geçiyor. Arbre bizim dünyamıza göre çok daha eski, sofistike ve yazılı tarihe sahip bir gezegen.

Ayutlar, matlarına göre kapılarını açtıklarında dışarıda bulunan sekular toplumu gözleme şansına sahip oluyorlar. Sekular toplum ise onları gözleme şansına sahip oluyor. Ayutların teknoloji ile olan bağları çok sınırlı ve seçici -kağıdı bile basmak yerine elle yapmayı tercih ediyorlar veya bilgisayar kullanmıyorlar- ve teknolojinin gerekli olduğu yerlerde bu durumlarla baş etmesi için Ita adını verdikleri bir grup insana bağlılar. Matlar arası bir iletişim yok. Bu tarz bir soyutlanma özellikle 100 ve 1000 yıl matı göz önüne alındığında düşüncenin ikincil etmenlerden uzak olması ile ne kadar ilerleyebiliceğini gözlemek adına önemliydi. Ayrıca insanların bu şekilde ellerinde en ölümcül silah olan bilgiyi tutan insanlardan da ne kadar korktuğuna dair bir gözlem olarak da bakılabilir..

Stephenson, ilk 100-150 sayfa da dünyayı kurgulamış ve geri kalan kısımda ise ayutların üzerine yoğunlaşmış. Arbre’de ki bir toplumu -konstentte yaşayan ayutları- ritüellerinden ve geleneklerinden yola çıkarak anlatıyor.  Tüm gezegeni yıkıma sürükleyebilecek katastropik bir olayda bir araya gelen iki toplumun tabularının yıkılması ile ortaya çıkan boşluğu anlatıyor. Eğer Arbre’in bulunduğu evreni bizim şu anda bilinçli olarak bulunduğumuz evren ile karşılaştırırsak onun daha yaşlı ve sofistike bir kültüre sahip olduğunu görüyoruz.

Stephenson, yeni kelimeler icat ederek etimolojik olarak da kitabını süslemiş. Kitabın okumak için ağır veya sıkıcı gelmesinin bir numaralı sebebi budur. Ayrıca Arbre’nin devasa geçmişi ve yazarın bu tarihi olabildiğince anlatmak istemesi de bir diğer neden sayılabilir. İcat edilen kelimeler kısmına tekrar dönersem, kelimelerin anlam bakımından okundukça anlaşılmasının yanı sıra ilk okuyuşta çağrıştırdıkları anlamlarla da kolayca benimsenebildiklerini söylemeliyim. Ayrıca kitabın arkasında bir sözlük var. Bu bazen kitaplarında farklı bir dil oluşturduğunu düşünmesine rağmen ortaya herhangi bir anlam çağrışımında bulunmayan harflerin yan yana dizen yazarlara nazaran çok daha verimli bir uğraş olmuş.

Kitabın asıl vurucu kısmı ise felsefeydi. Kendi evrenimizde bulunan veya ortaya atılmış bir çok bilimsel gerçekliğin ve felsefik düşüncenin, yaklaşımın, açılımın veya sembolün Anathem’in evreninde de farklı isimler ve yollarla geliştirilse bile var olduğunu görüyoruz. Örneğin Ockham’ın Usturası’na Azuz Gardan’ın Kantarı olmuştu vs. Bu sıradan bir kopyalamanın ötesine geçmişti. Çünkü bir kişinin Arbre’de düşündüğünü başka bir evrende, başka bir gezegende, başka bir düşünürün de aklına gelebileceğini anlatan ve tüm kitaptaki en heyecan verici alt metin olan “Hylea Teorik Dünya”sı kavramı vardı. Bunun nedeni ise bazı bilgilerin değişmez olarak HTD’de var olmasıydı. Mesela geometrik kurallar veya pi sayısı gibi. Yine de evrenlerin oluşması için gerekli olan bazı şartlarda ki küçük değişimler sayesinde birbirine yakın ama ayna yansıması olmayacak biçimde bir çoklu evrenler teorisi düşünülebilir. Bu sayede kitabın ilk temas metni de felsefe ile açıklanabilir hale geliyor. Özellikle bu konuların tartışıldığı kitabın Mesa adlı bölümü okumak ve kitabı anlamak adına çok yoğun bir bölümdü.

Kitabın dem vurmam gereken kısmı ise kadın karakterler ile erkek karakterler arası etkileşimiydi. Her ne kadar odaklanan nokta burası olmasa da eğer bu karakterleri iletişime ve etkileşime sokacaksanız bunu yaparken biraz daha arka plan ve mantıklı seçimler beklemek okuyucunun hakkıdır diye düşünüyorum. Daha fazla spoiler vermemek adına bu kısmı yazmayı kesiyorum.

Anathem, kafanız yorgun olduğunda değil en dinlenmiş hali ile okumanız gereken bir roman olmuş. Çok fazla bilginin, çok geniş bir hikayenin “coming of age” standardında sunulmasına razıysanız, karakter gelişimi biraz zayıf olan kitaplara tahammül edebiliyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Fakat kuantum, çoklu evren, idealar kuramı, nominalism, bilinç üzerine yazımlardan hoşlanmıyor, felsefeden nefret ediyor, matematik veya fiziği sevmiyorsanız Anathem size göre değil.

Not: Kitap bu kadar geniş olunca ufak tefek redaksiyon ve çeviri de yer yer devrikliğe rastlamak anlaşılabilir. Fakat basımdan kaynaklanan ve tırnaktan önce hiç bir noktalama işaretinin olmadığı çok cümle var. Son cümlem yayınevine teşekkürüm olsun. Stephenson diğer kitaplarını da dilimize kazandırmalarını temenni ederim.