Leviathan Uyanıyor (Enginlik #1) & James S.A. Corey

Çeviri: Cihan Karamancı

İnsanlık güneş sistemini —Mars’ı, Ay’ı, Asteroit Kuşağı’nı ve de ötesini— kolonileştirmiştir. Fakat yıldızlar hâlâ erişilmezdir.

Jim Holden Satürn’ün halkaları ile Kuşak’taki maden istasyonları arasında mekik dokuyan bir buz şilebinin idari subayıdır. O ve mürettebatı Scopuli adındaki terk edilmiş bir gemiye rastladıklarında kendilerini hiç istemedikleri bir sırrın içinde bulurlar. Bu birileri için uğruna cinayet işlenecek bir sırdır—hem de Jim ile mürettebatının hayal bile edemeyecekleri bir ölçekte. Jim gemiyi oraya kimin ve niye bıraktığını bulamazsa güneş sisteminde savaş çıkacaktır.

Dedektif Miller bir kızı aramaktadır—milyarlarca kişilik bir sistemdeki tek bir kızı. Fakat kızın ailesinde para boldur ve parayı veren düdüğü çalmaktadır. İpuçları onu Scopuli’ye ve isyancı sempatizanı Holden’a çıkardığında Miller bu kızın tüm olup bitenlerin anahtarı olabileceğini anlar.

James S.A. Corey

James S.A. Corey

*James S.A. Corey aslında iki yazarın ortak olarak yazdıkları seride kullandıkları mahlaslarıdır. James, Daniel James Abraham’dan, Corey ise Tyler Corey Franck’dan gelir. S.A. ise Abraham’ın kızının adıdır.

Bu incelemede artı eksi benzeri bir yazı yazmak istedim.

Öncelikle ben bu tarz kolonilerin ve istasyonların Dünya’ya gezegenine düşman oldukları eserleri severim. Nedense insan doğasını daha iyi anlattıklarını düşünürüm. Sonuçta hepimiz benciliz. Bu tarz bir anlatım seçmesi kitap açısından benim için artı değerdi.

Diğer yandan karakterlerin geliştiğini görmek zordu. İki ana karakterde bana pek çekici gelmediler. İdealizmin gözünü kör ettiği ortalama bir kaptanın ve takıntılı ama neye, niçin, nasıl takıntılı olduğu anlaşılmayan bir eski polisin yarım yamalak karakterler olduklarını hissettim. Eh, bu da bir eksi sayılır.

Sıradaki: Neden bu kadar uzun? Kitap boyunca varlıkları bir enstantene, kısa bir cümle ile açıklanabilecek karakterlere, olaylara ayrılmış en az 150 sayfa vardı. Uzun kitapların iyi kitaplar olduğunu düşünmek kadar basit bir yaklaşıma sahip olmadığım gibi, yazarlarda benim gibi düşündüğüne de eminim. Kitabın sonu ise, devam kitabı çıkarabilirsiniz ama böyle ucuz çizgi roman veya klasik tv-dizisi bitirme hamlesine benzer bir son yazmadan bunu yapmalısınız.

Sonuç olarak bu kitap benden 2’den fazla 3’ten az bir yıldız aldı. Fakat huyum kurusun devam kitabını okuyarak yarım kalan olayları tamamlarım.

Dediğim gibi, Leviathan Uyanıyor, evreni güzel olmasına rağmen, karakterlerinden hoşlanmadığım ve politik veya askeri yönden sıradan ve hikayenin şoke edici yanlarının zayıf olduğuna inandığım bir kitap oldu.

Resim: Daniel Dociu

Resim: Daniel Dociu

Uzayda Piknik & Arkady Strugatsky, Boris Strugatsky

Çeviri: Nil Okman

Uzayda Piknik, Sovyet bilimkurgu yazınının dünyada en çok okunan yazarları Ştrugatski kardeşlerin en ünlü romanıdır.Dünyadışı bir uygarlıktan gelen konuklar, yeryüzünün gelişigüzel birkaç köşesinde yol kenarında piknik yapar gibi bir an konaklayıp gitmişler, ama geride bıraktıkları artıklar, olağandışı teknolojilerinin inanılmaz ürünleri, uğrak yaptıkları yerlerde insan yaşamını, toplum ilişkilerini alt üst etmeye yetmiştir. İnsancı amaçlar, kar ve güç tutkusu, yarışmacılık, silahlanma çılgınlığı, hastalıklı bir toplumda bireylerin çaresizliği ve karanlıkta doğruyu arayışları, Ştrugatskilerin işlediği ana temalardır.

Arkady Strugatsky, Boris Strugatsky

Arkady Strugatsky, Boris Strugatsky

Her insan hayatında bir kez olsun piknik veya benzer birşey yapmıştır. Eğer piknik için gittiğiniz alan kamusal ise “Bulduğun Gibi Bırak!”, “Çöp atmayın!” vb birçok etkinliği tartışılır yazı görmüş ve genel itibari ile dikkate de almamıştır.

Uzayda Piknik’te Strugatsky kardeşlerde eğer bizim pikniklerde yaptığımızın aynısını uzaylı bir ırk yapsa ne olurdunun cevabını tartışmışlar. Daha önce Anglosakson bilim kurgu edebiyatınında ilgisini çekmiş bir eser olmasının yanı sıra birçok uyarlamalara da ilham vermiş.

Kitap boyunca uzaylı ırkın dünyaya yaptığı ziyaretten arta kalanların devletler, şirketler tarafından incelenmesi işlenirken, tehlikeli olan bölgeye girerek hayatları pahasına birşeyler aşırıp satan insanların -cambazların- en gözü karalarından birisi olan Red ana kahramanımızıdı. Red roman kısa olmasına rağmen sırıtmayın bir karakter olmuş, neredeyse hangi durumda ne söyleyeceğini tahmin edebileceğiniz kadar iyi betimlenmiş bir karakterdi.

Strugatsky kardeşler bilim kurgunun bilim kısmını unutmadan biraz mühendislik birazda bilmin sınırları ve ‘akıl’ denilen olgunun insanlık tarafından sadece kendisini betimleyecek biçimde oluşturulduğundan da bahsediyorlar. Ayrıca normal okuyucuyu (kitapları rahatlamak için, zevk alarak okuyanlarınıda) unutmadan aksiyon ve gizemi de es geçmemişler.

Uzayda Piknik, orijinal bir konunun, güzel bir anlatımla buluştuğu ve türde baskın dil olan İngilizce dışında bir eser arayanlar için gözü kapalı tavsiye edebileceğim bir eser.

Resim: 5ofnovember.deviantart.com/

Resim: 5ofnovember.deviantart.com

Omon Ra & Victor Pelevin

Çeviri: Barlas Çevikus

Yeryüzünün en sınır tanımaz ve yaratıcı romancılarından Pelevin bu kez uzaya el atıyor. Sovyet Uzay Programı üzerine acımasız bir hiciv ve tek hayali kozmonot olup uzaya çıkmak olan Omon’un kara mizahla yüklü öyküsü. Fantastik yazının eşsiz örnekleriyle tüm dünyada büyük ilgi uyandıran Viktor Pelevin, saçmalığı estetik sınırlarına vardıran ve eleştirmenlerin Gogol ve Bulgakov’un eserleriyle kıyasladığı şaşırtıcı bir yapıtla bir kez daha Türkçe’de. Yazın tarihinin unutulmayacak serüvenlerinden biri için geri sayım başlıyor.

Victor Pelevin

Victor Pelevin

İlginç bir şekilde kitabın içerisinde yine Pelevin’e ait olan Sarı ok adında bir novellanın çevirisi de var. Burada ikisinden de bahsedeceğim.

Pelevin, Omon Ra’da Sovyetler uzay programının bir propaganda aracı olarak kullanılmasını, yüzlerce insanın yeraltında ıssız mezarlarda halkının daha ileriye gitmesi adına cansız bir şekilde yattığını anlatıyor. Genç bir zihnin hayatının tükenişine doğru ilerlerken düşündükleri veya hayalleri üzerine kurulmuş bir altyapıda muhteşem bir yergi var. Bunu yaparken de taşlamayı ve mizahı o kadar iyi harmanlamış ki öykü boyunca kopmadan rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

Sarı Ok adlı novella da ise yine bir eleştirisini daha hicivleştiren yazar bu kez dini bir grup, sorgulayan bir adam, karanlık işler peşinde bir grup insanı yıkık bir köprüye ilerleyen ve başı sonu belli olmayan bir trende birleştirmiş. Böylece yazım yılının 1993 olmasını göz önüne alarak, Sovyetlerin dağılmasından sonra meydana gelen karmaşaya, boşluğa ve düzensizliğe dem vurmuş.

Omon Ra, güzel bir çeviri ile dilimize kazandırılmış. Rus edebiyatının bilim kurgu ve dalında yazan en iyi yazarlarından birisi olan Pelevin ve Omon Ra -onun en çok bilinen eserlerinden birisi- bu türü seven herkesin bir kez şans vermesi gerektiğini düşündüğüm bir yazar ve kitap ikilisi oldular.

Çöl Mızrağı (İblis Döngüsü #2) & Peter V. Brett

*İlk kitabı okumadıysanız doğal olarak spoiler içerir.

*Serinin birinci kitabı olan Dövmeli Adam ile ilgili yazım için tıklayın.

Çeviri: Mert Dengiz

BAZEN KARANLIKTAN KORKMAK İÇİN ÇOK İYİ BİR SEBEP VARDIR!

Güneş insanlığın üzerinde batmaktadır. Gece artık güneş batarken yerden yükselen obur iblislere aittir. Yaratıklar, kadim ve yarı yarıya unutulmuş güç sembollerinin arkasına saklanmak zorunda kalan ve sayısı gittikçe azalan insan nüfusunu avlamaya devam etmektedir. Muhafaza denen bu güç sembolleri, yalnızca iblisleri uzakta tutmaya yaramaktadır, fakat efsanelerde bir Kurtarıcıdan söz edilmektedir: bir zamanlar tüm insanlığı tek bir çatı altında toplayıp iblisleri yenilgiye uğratan, kimilerinin peygamber dediği bir generalden. Ancak o günler, gerçekten yaşanmışsa bile, çok gerilerde kalmıştır. İblisler geri dönmüştür ve Kurtarıcının geri dönüşü sadece bir masaldan ibarettir yoksa değil midir?

Çöllerin hâkimi, Krasianın savaşçı kabilelerini iblis katili bir orduya dönüştüren Ahmann Jardirdir. Kendini SharDama Ka, yani Kurtarıcı ilan eden Jardir, bu iddiasını destekleyen kadim silahlar bir mızrak ve bir taç taşımaktadır. Ancak kuzeyliler, başka birini Kurtarıcı kabul etmiştir. Kurtarıcılarının adı Arlendir, ancak herkes onu artık Dövmeli Adam olarak tanımaktadır: Derisindeki muhafaza dövmeleriyle tüm iblislere karşı koyabilecek güce erişmiş olan karanlık, korkutucu bir figür. Dövmeli Adam kendisinin Kurtarıcı olduğunu reddeder, ancak yaptıkları bunun aksini söylemektedir. Bir zamanlar SharDama Ka ve Dövmeli Adam aynı saflarda dövüşmüşler, dost olmuşlardır. Şimdiyse birbirlerinin can düşmanlarıdırlar. Onların arasında ise, insana has dayanma gücünün sınırlarına itilmiş genç ve güzel bir kadın olan Renna; muhafaza yapma yetenekleri Dövmeli Adamınkileri bile aşan gururlu ve güzel şifacı Leesha; ve tekinsiz müziğiyle iblisleri yatıştırabilen ya da onları delirtip birbirlerine saldırtabilen gezgin kemancı Rojer bulunmaktadır. Ancak, eski ittifaklar sınanıp yenileri kurulurken, hepsi önceki yaratıkların tümünden daha zeki ve daha ölümcül olan yeni bir iblis türünün ortaya çıkışından habersizdir.

Peter V. Brett

Peter V. Brett

İlk kitap olan Dövmeli Adam‘ın bıraktığı yerden devam eden Çöl Mızrağı İblis Döngüsü’nün Arlen’in değilde, insanların nüveliklere karşı verdiği hayatta kalma savaşının hikayesi olduğunu gösteriyor. Eğer tek karakter ve onun çevresindekileri anlatan kitaplardan hoşlanıyorsanız bu seri size göre değil.

Çöl Mızrağı iblislerin sosyal yapısı, hiyerarşileri hakkında biraz daha fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Böylece insanlığın en büyük düşmanının toplumsal yapısı hakkında fikir sahibi olmaya başlarken insan denilen yaratığın hiç bir zaman kendi bencil çıkarlarından vazçemeyeceğini görüyoruz.

Aslında Brett seri boyunca kabada olsa dini inanışlar üzerinden iki taraflı bir hikaye anlatmaya çalışıyor. Krasia(İslam), Yeşildiyarlıları (Hristiyan) olarak lanse edilmiş. Kendisi bu fraksiyonları bir çok kültürden etkilenerek oluşturduğunu söylesede genel hatlar itibari ile benzerlik şüphe götürmez. Bu grupların üzerinden bir peygamber, mesih inanışı üzerinde süregelen hikayeye sahip. Özellikle ikinci kitabın Ahmann Jardir üzerine olması ile bu ayrımı daha net görülebiliyor. Brett, serinin “iyi” ve “kötü” olarak bellediğimiz karakterlerinin eylemlerinin nedenlerini de öğrenerek onları yargılamayı ve sıfatlandırmayı okuyucuya bırakıyor.

Kitapta herkes gibi benimde oldukça eksik bulduğum ve yakındığım şey romantizmin ve kadın karakterlerin oldukça güçsüz durması idi. Leesha dışında kadın karakterleri okurken tepkiler ve etkileşimlerini anlamakta oldukça zorlandım. Tabii burada benim kadınlarla olan tecrübelerimde önemli bir kriter olabilir:)

Çöl Mızrağı eğer bir delilik yapıpta serinin ilk kitabını okumadan başladığınız bir eser ise en kısa sürede ilk kitabı da alın ama eğer ilkini okuduysanız kaçırmadan Çöl Mızrağı’na başlamanızı tavsiye ederim.

Resim: miguelcoimbra.deviantart.com

Resim: miguelcoimbra.deviantart.com

Astıktan Sonra (Kadim Kanunlar #2) & Joe Abercrombie

Çeviri: Can Besen

Düşmanlarımızı Mutlaka Affetmeliyiz Ama Onları Astıktan Sonra

Kendi kanını görmemiş veya rakibin ağırlığını üzerinde hissetmemiş biri, savaşa uygun değildir.

Müttefiklerinize güvenemiyorsanız ve lideriniz, arkasında hiç iz bırakmadan ortadan kaybolduysa, düşmanlar ve hainlerle kuşatılmış bir şehri nasıl savunabilirsiniz?
İşte Üstat Glokta’nın uykularını kaçıran sorun bu! Acımasız işkencecimiz, elinde olsa ardına bile bakmadan koşarak kaçacaktı. Tabii değneksiz yürüyebilseydi.

Kuzeyliler, Angland sınırına dayanmıştı ve bu donmuş topraklara ölüm saçıyorlardı. Veliaht Prens Ladisla, Kuzeyliler’i püskürtmeye ve ölümsüz bir zafer kazanmaya kararlıydı. Ancak önünde büyük bir engel vardı. Emrindeki ordu, dünyanın en kötü silahlarına, en kötü eğitimine ve en kötü idaresine sahip askerlerden oluşuyordu.

Mecusların İlki Bayaz ise, geçmişin kalıntıları arasında, tehlikeli bir görev için bir grup cesur macerapereste liderlik ediyordu. Güney’in en nefret edilen kadını, Kuzey’in en korkulan adamı ve İttifak’ın en bencil çocuğu tuhaf ama ölümcül bir anlaşma yapacaktı. Birbirlerinden bu kadar nefret etmeseler, insanlığı Ölüyiyenler’den bile kurtarabilirlerdi.

Eski sırlar açığa çıkacak… Kanlı savaşlar kazanılacak ve kaybedilecek…
Amansız düşmanlar affedilecekti.
…Tabii asıldıktan sonra!

Joe Abercrombie

Joe Abercrombie

Serinin ilk kitabı hakkındaki yorumuma ulaşmak için: Şiddetin Tohumu

İlk kitapta görevleri adına bir araya gelen ve uyumlarına adına siyah-beyaz gibi olan grubun yabanda ve Eski İmparatorluğun topraklarında yaptıkları uzun yolculuğu anlatan serinin ikinci kitabı olan Astıktan Sonra dilimize kazandırıldı ve bende okuma şansına nail oldum.

Kitap boyunca değiş-tokuş bir şekilde devam eden 3 farklı ana konu vardı. Bunlar, Binbaşı West ve onun Kuzey’in Kral’ına karşı verilen savaştaki İsimli Adamlar’la ile birlikte oynadığı rol, Üstat Glokta’nın ve onun umutsuz bir savaşta yapacakları, hainleri ortaya çıkarması ve dünyanın değiştiğini tecrübe etmesi, Güney’e karşı olan savaşta üstün bir konuma geçmek için asla sahip olunmaması gereken bir silahı arayan Bayaz ve çetesiydi.

İlk önce, Binbaşı West ve Kuzey’in İsimli Adamları’nın hikayesinden bahsedersem; serinin ilk kitabında akılda kalıcı olduklarını düşünmediğim iki karakter olan Köpekadam ve Collum West’in bu kitaptaki değişimleri ile karakterlerinin daha derin tahlili sayesinde bu ikisinin olay örgüsünün bulunduğu kısımları zevk alarak okudum. West; soğuk, açlık ve kibirli insanların kafa ütülemesi bir adamı sınıra itmesinin güzel bir örneğiydi. Köpekadam; uzun zaman boyunca güçlü liderlerin yanında durmanın karakterinizi şekillendirmesi adına önemli bir etmen olduğunun bir örneğiydi.

Glokta, her iki kitapta da favori karakterimdi. Tüm seri boyunca da bunun değişeceğini sanmıyorum. Diğer kitabın bıraktığı yerden, hainleri bulup İttifak adına cezalandırmak, zaten kaybedilmiş bir kenti biraz daha elde tutarak daha fazla adamın ölmesine neden olmak amacı ile işe yaramaz bir şehre gönderilmişti. Glokta, hikayenin başlangıcının çok öncesinde kaybettiği görkemi, şanı, kadınları hatırlamasını ve işkencenin insana neler yapabileceğini göstermesi adına temsili bir karakter olmasının yanı sıra ara sıra da olsa “iyi insanların” yapacağı davranışlar göstererek beni şaşırtmadı desem yalan olur. Hele kafasının içinden geçen italik karakterlerde yazılmış satırlar tam bir şaheserlerdi.

Öykünün bir diğer yönlendiği kısım ise Bayaz ve onun çetesinin “Tohum” adı verilmiş bir silah, nesne vs. isimleri verilmiş bir şeyi arayışlarını uğruna çıktıkları yolculuktu. Bölümler daha çok Logen Dokuzparmak’ın ağzından anlatılsalar da diğer karakterlerde bayağı yer bulmuşlardı. Serinini şekillendiği evreni, güç dengelerini, tarihini öğrenmek adına paha biçilmez kısımlara sahip olsa da hikayeleri anlatan genellikle Bayaz olunca o adama güvenmemek konusunda tecrübelere sahip okuyucular olduğumuzdan pekte seçici davranamadım. Hikayenin bu örgüsü sonlandığında Abercrombie bir lanet okuyup, kitabı o kısımda kapatıp bir süre dokunmadım. Neredeyse 1000 sayfadan fazla kurulan bir örgünün böyle dağılması ucuzca bir hamle gibi geldi.

Abercrombie’nin hataları yok desem yalan olur. Erkek karakterleri harika bir şekilde biçimlendirmiş ve onlara oluşturduğu arkaplan neredeyse kusursuz denilebilecek düzeydeydi. Fakat aynı şeyi kadın karakterler için söyleyemeyeceğim. Kadın karakterler bu serinin iki kitabında da karikatürize edilmekten öteye gidememişler. Şahsen serinin en büyük eksiğinin “güçlü” bir kadın karakter eksiği olduğunu düşünüyorum.

Astıktan Sonra, serinin ikinci kitabı olarak hikayeyi birincinin kaldığı yerden devam ettiriyor. 1. ve 3. kitap arası bir köprü, geçiş görevi gördüğünü de göz önüne alırsam yeterli ve keyifli bir okuma sundu. Eğer Kadim Kanunlar serisine ilk kitabı olan Şiddetin Tohumu’nu okumuş ve sevdiyseniz hiç vakit kaybetmeden devam etmenizi tavsiye ederim. Şayet ilk kitabı okumadıysanız, çok şey kaybediyorsunuz.

Not: Çevirmen değişmesine rağmen büyük bir fark hissetmiyorsunuz. İlk kitabı okumamın üzerinden biraz geçmiş olması da bir etken olabilir. Kapak seçimi seriye hiç yakışmıyor. İlk kitabın kapağı bile bundan çok daha iyiydi. Bu canlı renkler yerine donuk, mat, grimsi renklerle bezeli bir kapak çok daha iyi olurdu.

We-should-forgive-our-enemies-but-not-before-they-are-hanged-Heinrich-Heine-quote

Locke Lamora’nın Yalanları & Scott Lynch

Çeviri: Cihan Karamancı

Çeviri: Cihan Karamancı

Camorr şehri, tarihi boyunca pek çok soysuzluğa, yolsuzluğa, uğursuzluğa, hırsızlığa tanıklık etmiş, büyülü atmosferinde her birini tek tek sindirebilmiştir; Camorr’un Belası’nın ismi şehrin nemli duvarlarında yankılanana dek… Camorr’un Belası’nın yenilmez bir silahşor, usta bir hırsız, duvarlardan geçebilen bir hayalet ve fakirlerin dostu olduğu söylenir. İşte o efsanevi “Bela” narin yapılı, gözü kara ve becerikli Locke Lamora’dır. Locke kimsenin beceremediği bir ustalıkla zenginleri soymasına rağmen, bir başka efsanedeki büyük okçunun aksine çaldıklarından fakirlere tek bir kuruş bile koklatmaz. Locke’un tüm kazancı kendisi ve isimlerinin hakkını fazlasıyla veren hırsızlar çetesi Centilmen Piçler içindir.

Onların sahip olduğu tek ev olan ve her türlü dümen, hile ve numaralarını gerçekleştirdikleri kadim Camorr şehrinin kaprisli ve renkli yeraltı dünyası, içten içe çürümekte ve gizli bir savaş yüzünden parçalanmaktadır. Tek ayak üzerinde onlarca yalan söyleyen Locke ve çetesi, bu büyülü dünyada bu kez tek ayaklarını bile yere basamadan içerisine düştükleri ölüm oyunundan kurtulmak zorundadır.

Scott Lynch

Scott Lynch

Venedik benzeri -en azından okuduklarımdan, izlediklerimden ve duyduklarımdan yol çıkarak- bir şehir olan ve insan ırkından daha eski olan “Atalar” adı verilen bir ırk tarafından insanların henüz çözümleyemediği ama kullanmaktan da kaçınmadıkları teknoloji ve yapıların bulunduğu bir şehir olan Camorr’da geçen bir hikayemiz var. Diyar diyar gezen, kendini kötülüğü kovmaya adamış çiftçi bir çocuk yerine yetim, çelimsiz zekasından başka bir yeteneği olmayan bir hırsız olan Locke Lamora ve onun muhteşem isimli çetesi “Gentleman Bastard” ise ana kahramanlarımız diyebilirim.

Lynch, kitap boyunca süregelen hikayeyi, aksiyon seviyesi ve çözülme noktaları bakımından hep belli bir çıtanın üzerinde tutabilmiş. Ana kahramanımızın geçmişi, nedenleri, hırsları ve tek başına bir karakter olabilecek kadar iyi yazılmış olduğunu düşündüğüm Camorr şehrinin işleyişi, toplum yapısı hakkında fikirler vermek adına öykünün içine yedirilmiş olan “ARA” adı verilmiş kısımlar hem yeterli miktarda hem de iyi kurgulanmışlardı.

Locke Lamora ve çetesi, onlar bir dolandırıcılar ve eğer zeki değilseniz dolandırıcı olamazsınız. -Henüz kimseyi dolandırmadım bu düşüncem tamamen bir tahmindir.- Fakat tek başına zekanın yetmediği yerde ise cüretkar hamleleri ile başlarını hem derde sokup sonunda bir şekilde de kurtuluyorlar. Lamora muhteşem bir yalancı olmasının yanı sıra o kadar sıradan ve dikkat çekmeyen birisi ki bin bir türlü kılığa girebiliyor. Eğer elinizde zeki, cüretkar, iyi bir yalancı olan karakterler var ise onların karşısına çıkardığınız kötü adamların ise ya aynı karakter kağıdına sahip olması yada ellerinde bir üstünlük olması gereklidir. Lynch, burada büyüyü kullanarak işin içinden alnının akıyla çıkmış diyebilirim.

Her şey bir yana kitabın en başarılı olduğu kısım ise karakterleriydi. Hepsi iyice düşünülmüş. Hikayenin anlaşılabilirliği adına okuyucunun ne bilmesi gerekiyorsa, en az o kadar bahsedilmiş. Seri olarak planlanan bir eser olduğu içinde bazı ipuçları oraya buraya atılmışlar. Özellikle tüm kitap boyunca adı geçen ama gözükmeyen Lamora’nın aşık olduğu Sabetha gizemi var. Fakat eğer mesele çok uzarsa o karaktere karşı olan tüm merakıma rağmen bunun oldukça yanlış bir hamle olabileceğini düşünüyorum.

Diğer yandan diyaloglardan hoşlanmadım. Nüktedanlık, hazır cevaplık oluşturmaya çalıştığını görebiliyorum ama çoğu konuşma çizgi roman seviyesindeydi. Nasıl yazacağımı bilmiyorum ama sanki ucuzlardı. Kitabın sevmediğim tek yanı buydu.

Son olarak Locke Lamora bir kesinlikle bir Robin Hood hikayesi değil. Çünkü eğer parayı zenginlerden alıp fakirlere verse istenmeyen dikkat çekebilirler. Hem fakirler kendileri içinde çalabilirler değil mi? Lamora sadece plan yapmayı, meydan okumayı ve “korunan” zenginlerin fazla olan paralarını almayı seviyor. Locke ve Centilmen Piçler bir ahlak pusulasına sahipler ama kendilerini riske atacak kadar da değil.

İthaki Yayınları tarafından sevmediğim ama eğer üzerine o şekilde yazı basılmasa kabul edilebilir olan iğrenç bir kapak ile yayımladığı Locke Lamora’nın Yalanları, fantastik edebiyat sever herkese tavsiye edebileceğim bir eserdi. Çevirisi akıcı ve güzel olan, tuğla kalınlığında olmayan, sıkmayan biraz farklı bir kitap arıyorsanız tam size göre diyebilirim.

Anathem & Neal Stephenson

Çeviri: Orhan Yılmaz

Çeviri: Orhan Yılmaz

Arbre gezegeninde, dışarının tahrip edici etkilerinden etrafına çevrilmiş yüksek duvarlarla korunan bir düzenin Matik ortamında kadın ve erkekler teknolojiden uzak, sade ve sakin bir hayat sürmektedir. Bilim ve felsefenin öğrenildiği, öğretildiği ve yaşandığı bu dünyanın kapıları, duruma bağlı olarak yılda, on yılda ya da yüzyılda bir on gün gibi, belli aralıklarla açılarak kültürlerarası iletişime izin verilmektedir. Fraa Erasmas parlak bir avuttur, farklı dünyaların getireceklerinden korkmaz; tam tersine, açmaması gereken kapıları açmakla sıra dışı bir cesaret örneği gösterir.

Bir kitap düşünün, her şeyin hızla tüketildiği bir dünyanın karşısına yavaşlamayı ve uzun vadeli düşünmeyi koyan küresel bir düşünce akımının başucu kitabı olsun. Bir roman düşünün, felsefe tarihini, dünya tarihini, bir gelecek dünya tahayyülünü, bir geçmiş dünya eleştirisini, bilime dair ahlaki bir dersi, kuantum dünyasının sırlarına açılan bir kapıyı anlatsın bize.

Neal Stephenson

Neal Stephenson

Teknoloji ile içice geçmiş bir toplum olan ve medeniyet olarak sürekli yükselmeler ve inişler yaşayan Sakularlar ile Konsent -manastır benzeri yapılar- içerisinde yaşayan ve 1, 10, 100 hatta 1000 yılda bir kapılarını dış dünyaya açan matlarda teoloji yerine felsefe, matematik, kozmoloji, geometri vs. uzun vadeli  düşünceyi araştıran, inceleyen ayutların bir arada yaşamını sürdüğü bir gezegen olan Arbre’de geçiyor. Arbre bizim dünyamıza göre çok daha eski, sofistike ve yazılı tarihe sahip bir gezegen.

Ayutlar, matlarına göre kapılarını açtıklarında dışarıda bulunan sekular toplumu gözleme şansına sahip oluyorlar. Sekular toplum ise onları gözleme şansına sahip oluyor. Ayutların teknoloji ile olan bağları çok sınırlı ve seçici -kağıdı bile basmak yerine elle yapmayı tercih ediyorlar veya bilgisayar kullanmıyorlar- ve teknolojinin gerekli olduğu yerlerde bu durumlarla baş etmesi için Ita adını verdikleri bir grup insana bağlılar. Matlar arası bir iletişim yok. Bu tarz bir soyutlanma özellikle 100 ve 1000 yıl matı göz önüne alındığında düşüncenin ikincil etmenlerden uzak olması ile ne kadar ilerleyebiliceğini gözlemek adına önemliydi. Ayrıca insanların bu şekilde ellerinde en ölümcül silah olan bilgiyi tutan insanlardan da ne kadar korktuğuna dair bir gözlem olarak da bakılabilir..

Stephenson, ilk 100-150 sayfa da dünyayı kurgulamış ve geri kalan kısımda ise ayutların üzerine yoğunlaşmış. Arbre’de ki bir toplumu -konstentte yaşayan ayutları- ritüellerinden ve geleneklerinden yola çıkarak anlatıyor.  Tüm gezegeni yıkıma sürükleyebilecek katastropik bir olayda bir araya gelen iki toplumun tabularının yıkılması ile ortaya çıkan boşluğu anlatıyor. Eğer Arbre’in bulunduğu evreni bizim şu anda bilinçli olarak bulunduğumuz evren ile karşılaştırırsak onun daha yaşlı ve sofistike bir kültüre sahip olduğunu görüyoruz.

Stephenson, yeni kelimeler icat ederek etimolojik olarak da kitabını süslemiş. Kitabın okumak için ağır veya sıkıcı gelmesinin bir numaralı sebebi budur. Ayrıca Arbre’nin devasa geçmişi ve yazarın bu tarihi olabildiğince anlatmak istemesi de bir diğer neden sayılabilir. İcat edilen kelimeler kısmına tekrar dönersem, kelimelerin anlam bakımından okundukça anlaşılmasının yanı sıra ilk okuyuşta çağrıştırdıkları anlamlarla da kolayca benimsenebildiklerini söylemeliyim. Ayrıca kitabın arkasında bir sözlük var. Bu bazen kitaplarında farklı bir dil oluşturduğunu düşünmesine rağmen ortaya herhangi bir anlam çağrışımında bulunmayan harflerin yan yana dizen yazarlara nazaran çok daha verimli bir uğraş olmuş.

Kitabın asıl vurucu kısmı ise felsefeydi. Kendi evrenimizde bulunan veya ortaya atılmış bir çok bilimsel gerçekliğin ve felsefik düşüncenin, yaklaşımın, açılımın veya sembolün Anathem’in evreninde de farklı isimler ve yollarla geliştirilse bile var olduğunu görüyoruz. Örneğin Ockham’ın Usturası’na Azuz Gardan’ın Kantarı olmuştu vs. Bu sıradan bir kopyalamanın ötesine geçmişti. Çünkü bir kişinin Arbre’de düşündüğünü başka bir evrende, başka bir gezegende, başka bir düşünürün de aklına gelebileceğini anlatan ve tüm kitaptaki en heyecan verici alt metin olan “Hylea Teorik Dünya”sı kavramı vardı. Bunun nedeni ise bazı bilgilerin değişmez olarak HTD’de var olmasıydı. Mesela geometrik kurallar veya pi sayısı gibi. Yine de evrenlerin oluşması için gerekli olan bazı şartlarda ki küçük değişimler sayesinde birbirine yakın ama ayna yansıması olmayacak biçimde bir çoklu evrenler teorisi düşünülebilir. Bu sayede kitabın ilk temas metni de felsefe ile açıklanabilir hale geliyor. Özellikle bu konuların tartışıldığı kitabın Mesa adlı bölümü okumak ve kitabı anlamak adına çok yoğun bir bölümdü.

Kitabın dem vurmam gereken kısmı ise kadın karakterler ile erkek karakterler arası etkileşimiydi. Her ne kadar odaklanan nokta burası olmasa da eğer bu karakterleri iletişime ve etkileşime sokacaksanız bunu yaparken biraz daha arka plan ve mantıklı seçimler beklemek okuyucunun hakkıdır diye düşünüyorum. Daha fazla spoiler vermemek adına bu kısmı yazmayı kesiyorum.

Anathem, kafanız yorgun olduğunda değil en dinlenmiş hali ile okumanız gereken bir roman olmuş. Çok fazla bilginin, çok geniş bir hikayenin “coming of age” standardında sunulmasına razıysanız, karakter gelişimi biraz zayıf olan kitaplara tahammül edebiliyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Fakat kuantum, çoklu evren, idealar kuramı, nominalism, bilinç üzerine yazımlardan hoşlanmıyor, felsefeden nefret ediyor, matematik veya fiziği sevmiyorsanız Anathem size göre değil.

Not: Kitap bu kadar geniş olunca ufak tefek redaksiyon ve çeviri de yer yer devrikliğe rastlamak anlaşılabilir. Fakat basımdan kaynaklanan ve tırnaktan önce hiç bir noktalama işaretinin olmadığı çok cümle var. Son cümlem yayınevine teşekkürüm olsun. Stephenson diğer kitaplarını da dilimize kazandırmalarını temenni ederim.

Karanlığın Sol Eli & Ursula K. Le Guin

Çeviri: Ümit Altuğ

“Bilimkurgu”nun en önemli iki ödülü olan Hugo ve Nebula’yı kazanarak kısa zamanda türünün klasikleri arasına giren Karanlığın Sol Eli, dünyamıza çok benzeyen Kış adlı bir gezegende geçer. Bu gezegende yılın en sıcak zamanlarında bile yarı-kutup iklimi yaşanır ve tüm sakinleri çift cinsiyetlidir (androjen). Cinsel kimliğin bir statü ya da güç aracı olarak kullanılmadığı bu gezegende kişiler yılın belli bir döneminde o anki hormonal durumlarına göre erkek ya da kadın olmaktadırlar. Öyle ki, birkaç çocuk doğurmuş bir ana daha sonra başka çocukların babası olabilmektedir. “Arkadaşlık” ve “sevgililik” arasındaki “boşluk” anlamsızlaşmış; insan düşüncesini belirleyen düalizm eğilimi azalmış; insanlığın güçlü/zayıf, koruyucu/korunan, hükmeden/hükmedilen, sahip olan/sahip olunan… ve benzeri ikiliklerini oluşturan temeller zayıflamış gibidir. Cehaletin, şimdinin, mevcudiyetin ilerlemeden daha gözde olduğu bir gezegendir Kış.

Bir gün Kış’a uzaydan bir erkek elçi gelir ve onların da katılmasını istediği bir gezegenler birliğinden söz eder… Elçinin gelişiyle birlikte yerli ile yabancı, erkek ile dişi, benzerlik ve benzemezlik, parça ile bütün arasındaki ilişki ve çelişkiler insanlardaki karşılıklarını bulup yaşamaya başlar…

Zihni kapasitesini zorlayan hayaller kurmayı hâlâ sevenler için…

Ursula K. Le Guin

Ursula K. Le Guin

Bilimkurgu türünün neden herkesin okuması veya okumayı denemesi gereken bir tür olduğunu kanıtlayan harika bir eserdi.

Bilimkurgu, şurdaki uzay gemisine kim ateş etti, şu gezegeni de keşfetsek mi, bizi saldıran uzaylıları öldürelim, distopik bir gelecekte ergenlerin başına gelenlerden ziyade uç fikirlerin araştırıldığı ve anlatıldığı bir tür olarak anılmalıdır. Ve bunu en iyi başaran yazarlardan biriside Ursula K. Le Guin.

Kitaptan bir pasajda bunu oldukça güzel ve benim kurabileceğim cümlelerden çok daha anlaşılabilir bir biçimde anlatıyor.

Tamam, kitaptaki insanlar androjen; ama, bu bin yıl içinde hepimizin androjen olacağı kehânetinde bulunduğum ya da her nedense androjen olmamız gerektiğini düşündüğüm anlamına gelmiyor. Ben sadece bilimkurguya özgü o acayip, sapkın ve düşünce -deneysel tarzda, belli havalarda, günün belli, biraz tuhaf saatlerinde bize bakarsanız zaten öyle olduğumuzu görürsünüz gibi bir gözlemde bulunuyorum. Kehânetler savurduğum, “bu böyle olacak” dediğim falan yok. Sadece betimliyorum. Psikolojik gerçekliğin bazı yönlerini romancıların hep yaptığı gibi, yani şık ve ayrıntılı yalanlar uydurarak betimliyorum.

LeGuin Karanlığın Sol Eli’nde doğuşumuzdan itibaren beynimize dikte olan erkek-kadın kavramlarının hiçbir anlam taşımadığı Kış gezegeninin çift cinsiyetli(hem eril hem dişil üreme organlarını bulunduran) sakinlerini anlatıyor. Gezegenler arası birliğin Elçi’si olarak Kış gezegenine gelen Ai, hermafrodit canlıların bu buzul çağındaki gezegende hayatta kalışlarını ve bizim cinsiyet kavramını koyduğumuz yere insanlık, bütünlük gibi kavramları koymasını anlatıyor.

Toplumda ki yerimizi cinsiyetimiz belirlemediği bir medeniyette kendinize yer edinmek için ne yaparsınız? Erkek, kadın etiketlerinin altında yatan nedir? İnsanlık mı? Onur mu? Çevreyle olan etkileşim mi? Bunların cevabını vermek zor hatta bir bakımdan imkansız. Henüz daha cinsiyet değiştiren insanlara tahammül edemezken, çocuk doğurmuş babalarla nasıl empati kurabiliriz ki?

İşte bu yüzden, Karanlığın Sol Eli, bilimkurgunun amacı sadece sayfa çevirtmek olan eserlerinden sıkılmış ve aslında türün en önemli özelliği olan deneysel fikirlerin keşfini okumak isteyen herkesin okumasını şiddetle tavsiye edeceğim bir eser.

Resim: http://starsong-studio.deviantart.com

Resim: starsong-studio.deviantart.com

Dövmeli Adam (İblis Döngüsü #1) & Peter V. Brett

Çeviri: Mert Dengiz

Üç genç insan bir araya gelerek insanlığa son bir kurtuluş şansı sunacak, karanlığa omuz omuza göğüs gerecektir.

On bir yaşındaki Arlen, küçük orman köyü Tibbet Deresi’nden yarım günlük mesafede bulunan çiftlik evlerinde ailesiyle birlikte yaşamaktadır. Ne var ki Arlen’ın yaşadığı dünyada, akşam karanlığının bastırmasıyla birlikte yerden garip bir sis yükselir ve bu sis, yaşayan tüm canlılara saldırıp karınlarını vahşice doyurmak isteyen aç nüvelikleri de beraberinde getirir. Bu korkunç iblislerle, ölümlülerin silahlarını kullanarak mücadele etmek hemen hemen imkânsızdır. O yüzden, insanların, büyülü muhafaza sembollerinin arkasına sığınıp, yaratıklar şafağın sökmesiyle beraber tekrar Nüve’ye dönene kadar koruma düzeneklerinin saldırılara dayanması için dua etmekten başka hiçbir seçenekleri yoktur. Daimi bir korku içinde yaşamanın kader olmadığını düşünmeye başlayan Arlen ise, kendini farklı bir yol izlemek zorunda hisseder. Nüveliklere karşı savaşılmalıdır!

Küçük bir kasaba olan Ormancı Çukuru’nda, Leesha’nın geleceği basit bir yalan yüzünden paramparça olur. Kasaba ahalisinin gözünde küçük düşen Leesha, nüveliklerden bile daha korkutucu olan yaşlı bir Otacı Kadın’ın bakımını üstlenerek kendini kasabalıların imalı bakışlarından uzak tutmaya çalışır. Otacı’nın yanında geçirdiği uzun yıllar süresince de tehlikeli ve kadim bilgilerin koruyucusu haline gelir.

Bir iblis saldırısında hem öksüz hem sakat kalan minik Rojer ise, kendini Jonglörlük sanatında geliştirip keman çalmakta ustalaşarak hayattaki kimsesizliğini unutmaya çalışır. Ne var ki sahip olduğu eşsiz yetenek, ona, gecenin karanlığı karşısında beklenmedik bir üstünlük kazandırır.

Peter V. Brett

Peter V. Brett

Güzel bir seri olacağını okuyarak görüyorsunuz. Kurulan evreni, karakterleri ve anlatımı ile oldukça tatmin edici bir romandı.

Karakterlerin trajik geçmişlerini, hapsoldukları yaşamın veya çevrelerinin dışına açılmaları anlatırken oldukça akıcı ve sıkmayan bir anlatım vardı.

Farklı karakterlerin hikayelerini zarifce birbirine bağlayan yazar kitap boyunca birçok zaman atlaması yapıyor. Bu zaman atlamalarının bazısını açıkcası okumak istiyorsunuz. Kısada olsa bir bölüm ayrılabilirmiş diyorum. İlginç bir şekilde -Kitapların uzunluğundan yakınan birisiyim.- daha uzun hatta iki kitaba bölünecek kadar daha hikaye çıkardı. Yine aksiyonu sürekli olan bir eserdi. Günün bitip gecenin başlaması ile zaten kitabın heyecanı doruk noktaya ulaşıyordu.

Karşılaştığı engelleri kolayca geçemeyen ve yazar tarafından öldürmekten çekinilmeyen karakterleri, hızlı ve akıcı hikayesi ve iyi kurgulanmış evreni ile Dövmeli Adam fantastik severlerin okunması gereken bir kitap olmuş.

Resim: miguelcoimbra.deviantart.com

Resim: miguelcoimbra.deviantart.com

Mezbaha No.5 & Kurt Vonnegut

Çeviri: M. Barlas Çevikus

Kurt Vonnegut’un İkinci Dünya Savaşı sırasındaki deneyimlerinin benzersiz bir dökümü Mezbaha No. 5. Dresden bombardımanını yaşayan üniü yazar, savaşın anlamsızlığını birçok yazınsal türün iç içe geçtiği bu kıyametsi anlatıda öykülüyor. Kitabın başkişisi Billy Pilgrim’in boşlukta süzülen yaşamı, savaşın anlamsızlığının ve ölçüsüzlüğünün metaforik bir anlatımı. Billy’nin zamanda yolculuğuyla katmanlar arasındaki geçişleri iyiden iyiye belirsiz kılan Vonnegut, insan eliyle yaratılmış bu benzersiz felaketi insan uygarlığının tüm kazanımlarıyla boy ölçüştürdüğü alegorik bir karşı söylence yaratıyor. Vonnegut’un aşağı yukarı tüm yapıtlarında kurmaca bir kişinin benliği altına gizlediği kendi varlığı Mezbaha No. 5’te de o gizemli kişilik göçünün tüm parıltısını yayıyor.

Kurt Vonnegut

Kurt Vonnegut

Savaş görüp geçirmemiş bir insanın onun hakkında atıp tutması bana çok bayat geliyor. İzlediğim bir anime olan One Piece’in karakterlerinden olan Donquixote Doflamingo’nun söylediği bir söz aslında büyürken şahit olduklarımızın hayatımızın geri kalanı için nasıl bir temel etkisi gördüğünü anlamak adına oldukça vurucu bir alıntıydı.

“Pirates are evil? The Marines are righteous? These terms have always changed throughout the course of history! Kids who have never seen peace and kids who have never seen war have different values! Those who stand at the top determine what’s wrong and what’s right! This very place is neutral ground! Justice will prevail, you say? But of course it will! Whoever wins this war becomes justice!”

Yıllarca savaşları hep tek taraflı dinledik, öğrendik, çalıştık. Hiçbir zaman karşı tarafın nedenleri üzerine yüzeysel olmayan bir düşünce geliştirmedik. Birileri bize yanlış ve doğruyu anlattı ve çocuk beyinlerimiz sorgulamadan bunları kabullendi. Sorgulayanlarımız olmadık ithamlara maruz kaldılar. Doğumumuzdan neredeyse 50-100 yıl önce meydana gelmiş savaşların düşmanlıklarını, aşağılanmalarını bilinçaltımıza yerleşti ve ne zaman silkelenmeye kalksak “Dur arkadaş!” tepkileriyle karşılaştık. Ben yine lafı olmadık yerlere götürüp, uzattım. Kısacası savaş kötüdür, birilerini öldürmenin haklı yoluna arayan ve bunu kendisinin ve toplumun gözünde haklılaştıran bireylerden olmayın.

Pekala, Vonnegut 23 yaşında insanlık tarihinin en karanlık olaylarından biri olan II. Dünya Savaşı’na katılmış, Almanlar tarafından esir alınmış, Dresden’in bombalanmasına sahiş olmuştur. Tıpkı kurgu ile gerçeğin farklı bir ahenkle bir araya geldiği romanının ana kahramanı Billy Pilgrim gibi.

Zaman içerisinde bir ileri bir geri şeklinde atlamalar yaşayan Billy’nin hikayesini Vonnegut’un eşsiz hikaye anlatım yeteneği ile birleştirerek bize üçüncü sayfa haberleri gibi trajikomik bir hikaye şeklinde anlatıyor. Kült bir kahraman ve kült bir hikaye olan Mezbaha No:5 okuması akıcı, hüznün ve komedinin bir arada olduğu bir romandı. Vonnegut’un okuduğum ilk romanı olmasına rağmen diğer eserleri için sabırsızlanmama neden oldu.