Elmas Çağı & Neal Stephenson

16093521

Çeviri: Sibel Hacıoğlu

Hugo ve Locus ödüllerini alması bir yana Stephenson BK dünyasına; nanoteknolojinin hüküm sürdüğü bir gelecek yapılanmasına sosyal sınıf, etnisite ve sunizeka’nın doğası etrafında yepyeni bir terminoloji ile girerken Cyber-Punk’ın ötesine geçerek Post -CyberPunk’ı başlatıyor. Stephenson’un matematik, teknoloji, felsefe ve bilimi edebiyatlaştırdığı noktada okuruna Quentin Tarantino tadı vermekten de geri durmuyor!

Aşağı yukarı bir yıla yakın rafta bekledi. Elime aldığımda okuduğum bir başka kitaptan sıkılmıştım, kaçacak delik arayan bir fare gibi ilk 200-250 sayfası yırtarcasına okudum. En sonunda da okuduğuma pişman olmadım, diyelim.

Stephenson, Victorian (Duygularını baskılayan, çok çalışan, disiplinli denilebilir.) dönemini geçmişten alıp, günümüzden daha ilerde nanoteknoloji ile insanların nesneleri üretmek yerine “Feed” denilen bağlantıdan elde ettikleri (cyberpunk) ile birleştiriyor. Kısacası cyber-steampunk diyebileceğim bir türe giren bir kitap olmuş.

Karakterleri bol olan bir kitap diyebilirim. Birkaç ana karakterin yanında hikayeleri üzerinde daha fazla durulabileceğine inandığım ama sonunda sayfa kalınlığı yüzünden iyi ki üzerilerinde durmamış diye düşündüğüm yan karakterler vardı. Kitap boyunca bazı girip çıkan karakterler var. Bu karakterlerin kimisine ne olduğunu kesin hatları ile öğrenebiliyoruz. Bazısı da sanki hikayede bahsedilmeye artık gerek görülmemiş, unutulmuşlar gibilerdi. Bu hem rahatsız edici hemde o kısımları neden okuduğuma dair anlam veremediğim için bende hayal kırıklığı yarattı. Yine de dediğim gibi karakter bakımından bol ama bunları anlatmak bakımından zayıf bir kitap olmuş.

Kurulan evren neredeyse kusursuzdu. Kompleks bir yapıya sahip olmasının yanı sıra birçok farklı alt kültüre sahipti. Bu kültürlerden kastım, Stephenson’un kabile dediği ve aynı kültüre sahip olan farklı ırktan insanların bir araya gelmesi ile oluşmuş topluluklardı. Bu gruplar, insanların kişiliklerinin belirlenmesinde, kültürün oynadığı rolü anlamak bakımından önemliydi. Irkları attığımız zaman ve farklı milliyetlere sahip olan bireyleri süregelen bir kültürel toplum içerisine koyduğumuz vakit, kişiliklerin, dünya görüşlerinin, ahlaklarının vs. girdikleri kültür ile alakalı olduğunu görebilir; atalardan gelen genetik bağlamların bu soyut kavramlar üzerinde elle tutulur bir katkısı olmadığını görebiliyoruz. Hikayenin gidişatı bakımından bu kısım bence önemliydi.

Kitapta oldukça ilginç olan bir diğer nokta ise; “Resimli Okuma Kitabı” olarak çevrilen nesneydi. Bu nesnenin eğitim düzeyinde kişide meydana getireceği farklı tepkileri görmek açısından hikaye boyunca kitaba sahip olan karakterlerin çizdikleri yollar oldukça ilgi çekiciydi. Her ne kadar kişinin karşısında bulunan ile kurabileceği bir bağın (insan kaynaklı duygusal bir bağdan bahsedersek.) eğitimini şekillendirmesi açısından önemli olduğunu anlayabiliyoruz. Böylece bu tarz iyileştirici teknolojilerin insanların eğitiminde ana unsur olarak kullanılması yerine sadece bir araç olarak kullanılması fikrini de elde edebiliriz.

Sözlerimi bağlamam gerekirse, okunmasını şiddetle tavsiye ettiğim bir kitap. Birçok fikir, yaratıcı yenilik sunuyor. Hikayenin son kısımlarının sığ olması ve karakterler bakımından zayıf olması eksi olarak düşünülse bile “dünya kurgusu”, hikaye akışı bakımından tatmin edici bir eserdi.

Reklamlar

Aşıklar & Philip Jose Farmer

18777030

Çeviri: Kemal Baran Özbek

Cinselliği ele alış tarzıyla büyük tartışmalar yaratmış bir bilimkurgu başyapıtıdır Aşıklar.

Farmer’ın 1952 yılında uzun öykü olarak yazdığı, ancak “fazlaca aykırı” bulunduğu için popüler bilimkurgu dergilerinin editörlerince geri çevrilen Aşıklar, Startling Stories Dergisi’nde yayımlanma şansı bulduğunda okurlar arasında büyük bir coşku yarattı ve yazarına “En Çok Umut Veren Yeni Yazar” dalında Hugo ödülünü kazandırdı.

Günümüz için oldukça masum kalsa da Aşıklar’ın yayımlandığı dönemde yarattığı etki, ancak afallatıcı olarak tanımlanabilir.

1960 yılında roman haline getirilen öykü; yabancı biyolojisi, asalak yaşam ve seks üçlüsünün din kazanında hazırlanmış tehlikeli bir karışımıdır…

Dünyanın Kıyamet Savaş’ından sonraki kolonileşme çabaları meyvesini verir ve böceğimsi bir tür olan Wog ırkının yaşadığı gezegen olan Ozagen’e ulaşılır. Dini kastın üst seviye üyeleri ile birlikte iletişim konusunu çözümlemesi adına dilbilimci olan Hal Yarrow’da bu gezegene yapılacak olan ön-kolonileşme seferine dahil edilir.

Karakterleri bakımından bir novella olması dolayısıyla bir derinlik beklemesemde beni yanıltan bir boyuta sahip karakterleri vardı.

Farmer’ın kendi yarattığı ırkı olan “Wog”ları tanımlarken ki başarısı etkileyiciydi. Böceklerden ve böcekbiliminden bir gram anlamayan bir okuyucu olarak ırka yabancı kalmadım. Duygusal ve toplumsal yönden insan toplumunun 1800’lü yıllar sonundaki haline benzeyen bir kültürü, böceğimsi bir ırka modelleyerek, bunun üzerinden sorgulamayan ve kendi dürtülerini baskılayan insan toplumunun ne hale gelebileceği hakkında fikir yürütüyor.
Türler arası ilişki konusunda cesur davranan yazar, ne yazık ki bu cesaretini baş karakterimiz ile ilişkiye giren dişi uzaylı ırkını yaratırken ve onlara bir kültür arkaplanı oluştururken kullanmamış. Varoluşlarını erkeklerin cinsel arzuları üzerinden yürüten bu tür, ne yazık ki erkek egemenliğine maruz kalarak hayatını sürdürmek zorunda kalıyor.

Bir dilbilimci sayılabilecek Hal Yarrow’un içinde bulunduğu baskıcı dini rejimi sorgulamaya çalışması, cinselliğin ve dinsel tabularının anlamlarını, nedenlerini merak etmesi üzerineydi. Oldukça iyi bir okuma sunması rağmen okurken yer yer rahatsız edici ve çelişkili söylemleri sahipti.

Yazıldığı yıl göz önüne alındığında ve toplumun kendi düşüncesinden farklı bir cinsellik ve onunla karışmış din konusunda ki görüşleri de düşünüldüğünde -ki bakış açıları onca yıl sonra bile aşağı yukarı aynıdır- sansasyonel bir eser olduğu fark ediliyor. Sonuçta bütün olarak ele alındığında tabu yıkıcı bir eser olmaya çalıştığı söylenebilir.

 

Hayalet Yazılar & David Mitchell

22846667

Çeviri: Ali Cevat Akkoyunlu

“Hayalet Yazılar”, dünyanın sorgulaması olarak da nitelendirilebilir. Bu kitapta, yaşadığımız kaostan tutun da, hayatımızda raslantıların yerine, Tanrı kavramından, insanların kaderlerini kimin çizdiği sorusuna kadar felsefî sorular da var. Ama bu çok dinamik ve değişken bir roman. Bir çeşit zekâ oyunu belki de. Karakterler arasındaki bağlantıları bulmak, hikâyelerin nerde birleştiğini izlemek, gerçek ile gerçekdışı arasında gidip gelmek bile başlı başına bir eğlence. Üstelik, Doğan Kitap bu romanla birlikte yeni bir diziye başlıyor: Çağdaş Roman. Zevkle ve kolay okunan, edebiyat dünyasının yıldızlarını bir araya getiren, kaliteli, kütüphanemizde yıllarca yerini koruyacak olan bu romanların ilki “Hayalet Yazılar”. Edebî değeri, olağanüstü kurgusu, yazarı Mitchell’in bir yıldız olarak bu romanla parlaması düşünülecek olursa dizinin ilk kitabı olması kaçınılmazdı.

Kitaptan ne hoşlandım, nede hoşlanmadım. En azından sonuna kadar okudum. Hikayelerin bazısı oldukça gereksizdi. Amacı olmayan hikayelerdi. Kısa hikayelerin toplanıp da bir araya getirildiği bir antalojiden ne farkı var anlamadım. Hikayelerinde geçen insanların birbirleri ile bağıntısı oldukça kısıtlı, zorlama ve “hadi oradan!” denilebilecek kadar da alakasızdı. Her hikayenin anlatıcısı sayfa dolsun diye genelde hiçbir katkı sağlamayan, düşüncelerine sayfalarca devam etmiş.

En sonunda zekice ve çılgın bir şekilde tüm bu karakterlerin hikayelerini uygun bir şekilde bir araya toplayacak derken, sonunda onlarca sayfayı boşuna okuduğum hissine kapılmaktan da kendimi alamadım.

Okumak tam 20 günümü aldı. Bunun nedeni kitabı elinizden bırakıp gündelik işlerinize vurduğunuzda aklınızdan çıkması ve tekrar elinize alma isteğini duymamanız.

Mitchell’in bu kitabı bende beklediğim etkiyi yaratmadı. Umutlarım yüksek girmiştim ama hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur.

Görünmez Kentler & Italo Calvino

1845237

Çeviri: Işı Yücesoy

Modern dünyanın masal anlatıcısı Italo Calvino’nun Türkçede uzun süredir görünmeyen kitabı Görünmez Kentler, tekrar elimizin altında… Kubilay Han’ın atlasında yolculuk eden Marco Polo… Batının doğuyu gören gözünün kurduğu hayaller bir yanda, modern kentin içinden çıkılmazlığı ve geleceği öte yanda…

Mükemmeldi. Tekrar tekrar okumak istediğim bir kitap oldu. Her kısa kentin kendince anlattığı bir durum ve sizin oradan çıkarabileceğiniz sonsuz anlamlar var. Calvino kitapta “Anlatıya yön veren şey, ses değil kulaktır.” diyor. Her okuyan her dinleyen bambaşka anlamlar çıkarabilir.

Türkçe çevirisi ise neredeyse kusursuz, ders olarak anlatılabilecek kadar da iyiydi.

Kitaptan bir kaç alıntı ile bitireyim. Böylece sadece o paragraflara bakarak okumak isteğiyle yanıp tutuşun.

“Oradan çıkıp altı gün yedi gece yol gidersen, ay ışığına sereserpe uzanmış, sokakları bir yün yumağı gibi birbirine dolanan beyaz kente, Zobeide’ye varırsın. Kentin kuruluşu hakkında anlatılan şu: çeşitli ulusların erkekleri aynı düşü, bir kadını, gece vakti, bilmedikleri bir kentte, sırtı dönük koşarken görmüşler, uzun saçlı ve çıplakmış kadın. Onu izlediklerini düşlemişler. Dönmüş dolaşmışlar, kaybetmişler onu. Uyandıklarında kenti aramaya çıkmışlar; kenti bulamamışlar ama birbirlerini bulmuşlar; düştekine benzer bir kent kurmaya karar vermişler. Yolları düzenlerken her biri, kadını kovalarken izlediği yolu yinelemiş; kaçağın izini kaybettiği noktada, mekân ve surları, düştekinden çok farklı, kadının bir daha kendisinden kaçamayacağı biçimde düzenlemiş. Bir gece aynı sahnenin yinelenmesini bekleyerek yerleştikleri Zobeide kenti buydu işte. Hiçbiri, ne uykuda, ne de uyanıkken bir daha asla görmedi kadını. Kentin yolları, hepsinin her gün işe gidip geldikleri, düşteki kovalamaca ile hiçbir ilgisi kalmamış yollardı artık. Zaten o düş de çoktan unutulmuştu. Onlarınkine benzer bir düş gören yeni erkekler geldi başka ülkelerden, Zobeide kentinde düşteki yollardan bir şeyler buluyor, peşinde oldukları kadının izlediği yola iyice benzesin, kaybolduğu noktada kadına hiçbir kaçış yolu kalmasın diye kemerlerin, merdivenlerin yerini değiştiriyorlardı. Kente ilk gelenler, bu insanları Zobeide’ye, bu çirkin, tuzak kente çeken şeyi anlayamıyorlardı”

“Atlasın şöyle bir özelliği var: henüz bir biçimi, bir adı olmayan kentlerin biçimini ele veriyor. İç içe kanallarıyla yüzünü kuzeye dönmüş hilal şeklinde, Amsterdam biçiminde bir kent var: Prenslerin, İmparatorun, Senyörlerin kenti; yüksek fundalıklar arasına kurulmuş, surlarla çevrili, kuleleriyle dimdik York biçimindeki kent var, adına New York da denilen, iki nehir arasındaki uzun bir adanın üzerindeki Broadway dışında, hepsi dümdüz, derin kanallara benzeyen yollarıyla, cam ve çelik kulelerle tıklım tıklım New Amsterdam biçiminde bir kent var. Biçimler her iyiler kentinin tohumunda bir kötü tohum gizli; iyi olmanın verdiği güven ve gurur bu tohum: gereğinden fazla iyi olduklarını iddia edenlerden de iyi olmak. Çünkü bu güven ve gurur, kin, rekabet, misilleme gibi duygulara dönüşecek, kötülerden küçük intikamlar alma gibi doğal bir arzu, onların yerinde olma ve aynı şeyleri onlara yapma tutkusu haline gelecektir. İlkinden daima farklı olsa da, bir başka kötüler kenti, kötü ve iyi Berenice’lerin çift katlı kılıfında kendine bir yer açar böylece. Ve Polo “Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek, ikinci yol riskli, sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.”

 

Bu şehirleri resmeden bir sanatçının da tumblr profilini buraya bırakıyorum.

http://seeingcalvino.tumblr.com/

 

Stanislaw Lem Eserleri

Stanislaw Lem Eserleri
Orijinal İsim Çeviri Yayınevi
Człowiek z Marsa
Szpital Przemienienia(1948) Dönüşüm Hastanesi(2000) İletişim Yayınları
Astronauci(1951)
Obłok Magellana (1955)
Dzienniki Gwiazdowe (1957) Yıldız Güncesi (2001) İletişim Yayınları
Inwazja z Aldebarana (1959)
Eden (1959) Aden (1995) İletişim Yayınları
Śledztwo (1959) Soruşturma (1998) İletişim Yayınları
Pamiętnik znaleziony w wannie (1961) Küvette Bulunan Günce (1998) İletişim Yayınları
Powrót z gwiazd (1961) Yıldızlardan Dönüş (1998) İletişim Yayınları
Solaris (1961) Solaris (1997) İletişim Yayınları
Niezwyciężony (1964) Yenilmez (1998) İletişim Yayınları
Cyberiada (1965) Siberya (2014) Cem Yayınevi
Głos Pana (1968) Sahibinin Sesi (2014) Cem Yayınevi
Kongres futurologiczny (1971) Gelecekbilim Kongresi (1997) İletişim Yayınları
Doskonała próżnia (1971) Mükemmel Boşluk (2014) Cem Yayınevi
Wielkość urojona (1973) Hayali Büyüklük (2011) Pinhani Yayıncılık
Opowieści o pilocie Pirxie (1973)
Katar (1976) Kör Talih (1999) İletişim Yayınları
Opowiadania (1977) Ölümlü Makineler (2001) İletişim Yayınları
Golem XIV (1981)
Wizja lokalna (1982)
Prowokacja (1984)
Biblioteka XXI wieku (1986) İnsanın Bir Dakikası (2000) İletişim Yayınları
Fiasco (1986 – Almanca) Fiyasko (2002) İletişim Yayınları
Pokój na Ziemi (1987) Dünya’da Barış (2000) İletişim Yayınları
Zagadka (1996)
Fantastyczny Lem (2001)

Bitmeyen Savaş (Bitmeyen Savaş #1) & Joe Haldeman

Çeviri: Ardan Tüzünsoy

Er William Mandella, kendisine rağmen bir kahramandır, istemediği halde seçkin askerlerden oluşan özel bölüğe alınır ve binlerce yıl uzaktaki bir savaşta çarpışmak üzere zaman ve uzayda fırlatılır. Asla savaşa gitmek istememişti. Yine de görevini kin tutmadan yerine getirir, yaşadığı sürece rütbesi yükselir. Döndüğünde Dünya’yı bıraktığı gibi bulamaz… Uzay yolculuğundaki zaman genişlemesinden ötürü, Mandella aylarla yaşlanırken dünya yüzyıllarla yaşlanır… Vietnam’da savaşmış bir bilimkurgucunun geçmişle geleceği kaynaştıran romanı.

Resim: Joe Haldeman

Resim: Joe Haldeman

Bitmeyen savaş, iki ırkın birbiri ile iletişim kuramamasından dolayı görelilik ile yüzyıllarca savaşmasını anlatıyor.

Haldeman’ın kendisi bir savaş gazisi ve kitabında bu savaş boyunca kafasından geçenleri, hissettiklerini zaman üzerindeki oynamalarla konu edindiği Mandella’nın dünya dışı bir ırka karşı savaşması üzerinden aktarıyor. Bunu yaparken aslında dünyadaki savaşların ardında yatan temel neden olan ekonomiden ve savaşın insanlara, toplumlara ve ahlaka neler yaptığı üzerine fikirler sunuyor.

Mandella iyi bir karakter, tüm savaşı onun gözünden izlemek, nedenlerini ve askeri yapı üzerine düşünceleri ile de okuması zevkli bir karakter. Kitap askerliği tüm yönleri ile ele alıyor. Eğitim, sıcak temas, çatışmayı bekleme, geri dönüş, uyum sağlayamama, yeniden deneme, gazi olmak, rütbe yükselmesi vs. Böylece bir askerin eğitime alındığı ilk andan son anına kadar düşündüklerini, yaşadıklarını okuma şansına eriyoruz. Haldeman bir röportajında aslında kitabının savaş-karşıtı ama askerlik karşıtı bir kitap olmadığını söylüyor. Askerlerin kariyerleri boyunca yaşadıkları travmalar üzerine yazılmış eserlerden biri olduğu da su götürmez bir gerçek.

Kitap boyunca zaman atlamaları dolayısıyla yer yer kafam bulandı ama kendimi hikayenin sahip olduğu ilginç aksiyona bıraktığımda bu da pek sorun olmadı. Sıkmayan ve devam konusunda sıkıntılı olmayan bir hikayesi var.

Bitmeyen savaş yabancılaşma ve sosyal gözlemler adına üst seviye bir kitaptı. Bunun yanı sıra yazıldığı yıl itibari ile ele alınması zor bir konu olan homoseksüel bireyleri konu edinmesi ve bunu doğum kontrolü için bir önlem olarak düşünmesi -heteroseksüelliğin iyileştirilebilir olması- ise cesurca ama zorlama bir hamleydi diye düşünüyorum. Haldeman aslında eşcinselliği Mandela’nın izole olduğunu ve koca bir grupta farklı tek birey olmasını daha iyi anlatmak için kullandığını ifade ediyor. Bu gözle bakarsanız aslında insanların bulundukları gruptan farklı olması ve bunun tedavi edilebilir bir hastalık olarak görülmesi oldukça ilginç bir mecaz kullanımıydı.

Savaşın anlamsızlığını, pasifist olmasına rağmen, ülkesinde uzakta, yabancı topraklara savaşması için gönderilen ve geri dönen bir gaziden daha iyi kim anlatabilir. Üstelik bunu yaparken bilimkurgu ile bu fikirlerini birleştiriyor. Okuru da boğmayacak bir eser olan Bitmeyen Savaş, kesinlikle okunması gereken bir kitap diye düşünüyorum.

Resim: badbrushart.deviantart.com/

Resim: badbrushart.deviantart.com/

Leviathan Uyanıyor (Enginlik #1) & James S.A. Corey

Çeviri: Cihan Karamancı

İnsanlık güneş sistemini —Mars’ı, Ay’ı, Asteroit Kuşağı’nı ve de ötesini— kolonileştirmiştir. Fakat yıldızlar hâlâ erişilmezdir.

Jim Holden Satürn’ün halkaları ile Kuşak’taki maden istasyonları arasında mekik dokuyan bir buz şilebinin idari subayıdır. O ve mürettebatı Scopuli adındaki terk edilmiş bir gemiye rastladıklarında kendilerini hiç istemedikleri bir sırrın içinde bulurlar. Bu birileri için uğruna cinayet işlenecek bir sırdır—hem de Jim ile mürettebatının hayal bile edemeyecekleri bir ölçekte. Jim gemiyi oraya kimin ve niye bıraktığını bulamazsa güneş sisteminde savaş çıkacaktır.

Dedektif Miller bir kızı aramaktadır—milyarlarca kişilik bir sistemdeki tek bir kızı. Fakat kızın ailesinde para boldur ve parayı veren düdüğü çalmaktadır. İpuçları onu Scopuli’ye ve isyancı sempatizanı Holden’a çıkardığında Miller bu kızın tüm olup bitenlerin anahtarı olabileceğini anlar.

James S.A. Corey

James S.A. Corey

*James S.A. Corey aslında iki yazarın ortak olarak yazdıkları seride kullandıkları mahlaslarıdır. James, Daniel James Abraham’dan, Corey ise Tyler Corey Franck’dan gelir. S.A. ise Abraham’ın kızının adıdır.

Bu incelemede artı eksi benzeri bir yazı yazmak istedim.

Öncelikle ben bu tarz kolonilerin ve istasyonların Dünya’ya gezegenine düşman oldukları eserleri severim. Nedense insan doğasını daha iyi anlattıklarını düşünürüm. Sonuçta hepimiz benciliz. Bu tarz bir anlatım seçmesi kitap açısından benim için artı değerdi.

Diğer yandan karakterlerin geliştiğini görmek zordu. İki ana karakterde bana pek çekici gelmediler. İdealizmin gözünü kör ettiği ortalama bir kaptanın ve takıntılı ama neye, niçin, nasıl takıntılı olduğu anlaşılmayan bir eski polisin yarım yamalak karakterler olduklarını hissettim. Eh, bu da bir eksi sayılır.

Sıradaki: Neden bu kadar uzun? Kitap boyunca varlıkları bir enstantene, kısa bir cümle ile açıklanabilecek karakterlere, olaylara ayrılmış en az 150 sayfa vardı. Uzun kitapların iyi kitaplar olduğunu düşünmek kadar basit bir yaklaşıma sahip olmadığım gibi, yazarlarda benim gibi düşündüğüne de eminim. Kitabın sonu ise, devam kitabı çıkarabilirsiniz ama böyle ucuz çizgi roman veya klasik tv-dizisi bitirme hamlesine benzer bir son yazmadan bunu yapmalısınız.

Sonuç olarak bu kitap benden 2’den fazla 3’ten az bir yıldız aldı. Fakat huyum kurusun devam kitabını okuyarak yarım kalan olayları tamamlarım.

Dediğim gibi, Leviathan Uyanıyor, evreni güzel olmasına rağmen, karakterlerinden hoşlanmadığım ve politik veya askeri yönden sıradan ve hikayenin şoke edici yanlarının zayıf olduğuna inandığım bir kitap oldu.

Resim: Daniel Dociu

Resim: Daniel Dociu

Uzayda Piknik & Arkady Strugatsky, Boris Strugatsky

Çeviri: Nil Okman

Uzayda Piknik, Sovyet bilimkurgu yazınının dünyada en çok okunan yazarları Ştrugatski kardeşlerin en ünlü romanıdır.Dünyadışı bir uygarlıktan gelen konuklar, yeryüzünün gelişigüzel birkaç köşesinde yol kenarında piknik yapar gibi bir an konaklayıp gitmişler, ama geride bıraktıkları artıklar, olağandışı teknolojilerinin inanılmaz ürünleri, uğrak yaptıkları yerlerde insan yaşamını, toplum ilişkilerini alt üst etmeye yetmiştir. İnsancı amaçlar, kar ve güç tutkusu, yarışmacılık, silahlanma çılgınlığı, hastalıklı bir toplumda bireylerin çaresizliği ve karanlıkta doğruyu arayışları, Ştrugatskilerin işlediği ana temalardır.

Arkady Strugatsky, Boris Strugatsky

Arkady Strugatsky, Boris Strugatsky

Her insan hayatında bir kez olsun piknik veya benzer birşey yapmıştır. Eğer piknik için gittiğiniz alan kamusal ise “Bulduğun Gibi Bırak!”, “Çöp atmayın!” vb birçok etkinliği tartışılır yazı görmüş ve genel itibari ile dikkate de almamıştır.

Uzayda Piknik’te Strugatsky kardeşlerde eğer bizim pikniklerde yaptığımızın aynısını uzaylı bir ırk yapsa ne olurdunun cevabını tartışmışlar. Daha önce Anglosakson bilim kurgu edebiyatınında ilgisini çekmiş bir eser olmasının yanı sıra birçok uyarlamalara da ilham vermiş.

Kitap boyunca uzaylı ırkın dünyaya yaptığı ziyaretten arta kalanların devletler, şirketler tarafından incelenmesi işlenirken, tehlikeli olan bölgeye girerek hayatları pahasına birşeyler aşırıp satan insanların -cambazların- en gözü karalarından birisi olan Red ana kahramanımızıdı. Red roman kısa olmasına rağmen sırıtmayın bir karakter olmuş, neredeyse hangi durumda ne söyleyeceğini tahmin edebileceğiniz kadar iyi betimlenmiş bir karakterdi.

Strugatsky kardeşler bilim kurgunun bilim kısmını unutmadan biraz mühendislik birazda bilmin sınırları ve ‘akıl’ denilen olgunun insanlık tarafından sadece kendisini betimleyecek biçimde oluşturulduğundan da bahsediyorlar. Ayrıca normal okuyucuyu (kitapları rahatlamak için, zevk alarak okuyanlarınıda) unutmadan aksiyon ve gizemi de es geçmemişler.

Uzayda Piknik, orijinal bir konunun, güzel bir anlatımla buluştuğu ve türde baskın dil olan İngilizce dışında bir eser arayanlar için gözü kapalı tavsiye edebileceğim bir eser.

Resim: 5ofnovember.deviantart.com/

Resim: 5ofnovember.deviantart.com

Omon Ra & Victor Pelevin

Çeviri: Barlas Çevikus

Yeryüzünün en sınır tanımaz ve yaratıcı romancılarından Pelevin bu kez uzaya el atıyor. Sovyet Uzay Programı üzerine acımasız bir hiciv ve tek hayali kozmonot olup uzaya çıkmak olan Omon’un kara mizahla yüklü öyküsü. Fantastik yazının eşsiz örnekleriyle tüm dünyada büyük ilgi uyandıran Viktor Pelevin, saçmalığı estetik sınırlarına vardıran ve eleştirmenlerin Gogol ve Bulgakov’un eserleriyle kıyasladığı şaşırtıcı bir yapıtla bir kez daha Türkçe’de. Yazın tarihinin unutulmayacak serüvenlerinden biri için geri sayım başlıyor.

Victor Pelevin

Victor Pelevin

İlginç bir şekilde kitabın içerisinde yine Pelevin’e ait olan Sarı ok adında bir novellanın çevirisi de var. Burada ikisinden de bahsedeceğim.

Pelevin, Omon Ra’da Sovyetler uzay programının bir propaganda aracı olarak kullanılmasını, yüzlerce insanın yeraltında ıssız mezarlarda halkının daha ileriye gitmesi adına cansız bir şekilde yattığını anlatıyor. Genç bir zihnin hayatının tükenişine doğru ilerlerken düşündükleri veya hayalleri üzerine kurulmuş bir altyapıda muhteşem bir yergi var. Bunu yaparken de taşlamayı ve mizahı o kadar iyi harmanlamış ki öykü boyunca kopmadan rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

Sarı Ok adlı novella da ise yine bir eleştirisini daha hicivleştiren yazar bu kez dini bir grup, sorgulayan bir adam, karanlık işler peşinde bir grup insanı yıkık bir köprüye ilerleyen ve başı sonu belli olmayan bir trende birleştirmiş. Böylece yazım yılının 1993 olmasını göz önüne alarak, Sovyetlerin dağılmasından sonra meydana gelen karmaşaya, boşluğa ve düzensizliğe dem vurmuş.

Omon Ra, güzel bir çeviri ile dilimize kazandırılmış. Rus edebiyatının bilim kurgu ve dalında yazan en iyi yazarlarından birisi olan Pelevin ve Omon Ra -onun en çok bilinen eserlerinden birisi- bu türü seven herkesin bir kez şans vermesi gerektiğini düşündüğüm bir yazar ve kitap ikilisi oldular.

Çöl Mızrağı (İblis Döngüsü #2) & Peter V. Brett

*İlk kitabı okumadıysanız doğal olarak spoiler içerir.

*Serinin birinci kitabı olan Dövmeli Adam ile ilgili yazım için tıklayın.

Çeviri: Mert Dengiz

BAZEN KARANLIKTAN KORKMAK İÇİN ÇOK İYİ BİR SEBEP VARDIR!

Güneş insanlığın üzerinde batmaktadır. Gece artık güneş batarken yerden yükselen obur iblislere aittir. Yaratıklar, kadim ve yarı yarıya unutulmuş güç sembollerinin arkasına saklanmak zorunda kalan ve sayısı gittikçe azalan insan nüfusunu avlamaya devam etmektedir. Muhafaza denen bu güç sembolleri, yalnızca iblisleri uzakta tutmaya yaramaktadır, fakat efsanelerde bir Kurtarıcıdan söz edilmektedir: bir zamanlar tüm insanlığı tek bir çatı altında toplayıp iblisleri yenilgiye uğratan, kimilerinin peygamber dediği bir generalden. Ancak o günler, gerçekten yaşanmışsa bile, çok gerilerde kalmıştır. İblisler geri dönmüştür ve Kurtarıcının geri dönüşü sadece bir masaldan ibarettir yoksa değil midir?

Çöllerin hâkimi, Krasianın savaşçı kabilelerini iblis katili bir orduya dönüştüren Ahmann Jardirdir. Kendini SharDama Ka, yani Kurtarıcı ilan eden Jardir, bu iddiasını destekleyen kadim silahlar bir mızrak ve bir taç taşımaktadır. Ancak kuzeyliler, başka birini Kurtarıcı kabul etmiştir. Kurtarıcılarının adı Arlendir, ancak herkes onu artık Dövmeli Adam olarak tanımaktadır: Derisindeki muhafaza dövmeleriyle tüm iblislere karşı koyabilecek güce erişmiş olan karanlık, korkutucu bir figür. Dövmeli Adam kendisinin Kurtarıcı olduğunu reddeder, ancak yaptıkları bunun aksini söylemektedir. Bir zamanlar SharDama Ka ve Dövmeli Adam aynı saflarda dövüşmüşler, dost olmuşlardır. Şimdiyse birbirlerinin can düşmanlarıdırlar. Onların arasında ise, insana has dayanma gücünün sınırlarına itilmiş genç ve güzel bir kadın olan Renna; muhafaza yapma yetenekleri Dövmeli Adamınkileri bile aşan gururlu ve güzel şifacı Leesha; ve tekinsiz müziğiyle iblisleri yatıştırabilen ya da onları delirtip birbirlerine saldırtabilen gezgin kemancı Rojer bulunmaktadır. Ancak, eski ittifaklar sınanıp yenileri kurulurken, hepsi önceki yaratıkların tümünden daha zeki ve daha ölümcül olan yeni bir iblis türünün ortaya çıkışından habersizdir.

Peter V. Brett

Peter V. Brett

İlk kitap olan Dövmeli Adam‘ın bıraktığı yerden devam eden Çöl Mızrağı İblis Döngüsü’nün Arlen’in değilde, insanların nüveliklere karşı verdiği hayatta kalma savaşının hikayesi olduğunu gösteriyor. Eğer tek karakter ve onun çevresindekileri anlatan kitaplardan hoşlanıyorsanız bu seri size göre değil.

Çöl Mızrağı iblislerin sosyal yapısı, hiyerarşileri hakkında biraz daha fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Böylece insanlığın en büyük düşmanının toplumsal yapısı hakkında fikir sahibi olmaya başlarken insan denilen yaratığın hiç bir zaman kendi bencil çıkarlarından vazçemeyeceğini görüyoruz.

Aslında Brett seri boyunca kabada olsa dini inanışlar üzerinden iki taraflı bir hikaye anlatmaya çalışıyor. Krasia(İslam), Yeşildiyarlıları (Hristiyan) olarak lanse edilmiş. Kendisi bu fraksiyonları bir çok kültürden etkilenerek oluşturduğunu söylesede genel hatlar itibari ile benzerlik şüphe götürmez. Bu grupların üzerinden bir peygamber, mesih inanışı üzerinde süregelen hikayeye sahip. Özellikle ikinci kitabın Ahmann Jardir üzerine olması ile bu ayrımı daha net görülebiliyor. Brett, serinin “iyi” ve “kötü” olarak bellediğimiz karakterlerinin eylemlerinin nedenlerini de öğrenerek onları yargılamayı ve sıfatlandırmayı okuyucuya bırakıyor.

Kitapta herkes gibi benimde oldukça eksik bulduğum ve yakındığım şey romantizmin ve kadın karakterlerin oldukça güçsüz durması idi. Leesha dışında kadın karakterleri okurken tepkiler ve etkileşimlerini anlamakta oldukça zorlandım. Tabii burada benim kadınlarla olan tecrübelerimde önemli bir kriter olabilir:)

Çöl Mızrağı eğer bir delilik yapıpta serinin ilk kitabını okumadan başladığınız bir eser ise en kısa sürede ilk kitabı da alın ama eğer ilkini okuduysanız kaçırmadan Çöl Mızrağı’na başlamanızı tavsiye ederim.

Resim: miguelcoimbra.deviantart.com

Resim: miguelcoimbra.deviantart.com