Aylık arşivler: Kasım 2015

Elmas Çağı & Neal Stephenson

16093521

Çeviri: Sibel Hacıoğlu

Hugo ve Locus ödüllerini alması bir yana Stephenson BK dünyasına; nanoteknolojinin hüküm sürdüğü bir gelecek yapılanmasına sosyal sınıf, etnisite ve sunizeka’nın doğası etrafında yepyeni bir terminoloji ile girerken Cyber-Punk’ın ötesine geçerek Post -CyberPunk’ı başlatıyor. Stephenson’un matematik, teknoloji, felsefe ve bilimi edebiyatlaştırdığı noktada okuruna Quentin Tarantino tadı vermekten de geri durmuyor!

Aşağı yukarı bir yıla yakın rafta bekledi. Elime aldığımda okuduğum bir başka kitaptan sıkılmıştım, kaçacak delik arayan bir fare gibi ilk 200-250 sayfası yırtarcasına okudum. En sonunda da okuduğuma pişman olmadım, diyelim.

Stephenson, Victorian (Duygularını baskılayan, çok çalışan, disiplinli denilebilir.) dönemini geçmişten alıp, günümüzden daha ilerde nanoteknoloji ile insanların nesneleri üretmek yerine “Feed” denilen bağlantıdan elde ettikleri (cyberpunk) ile birleştiriyor. Kısacası cyber-steampunk diyebileceğim bir türe giren bir kitap olmuş.

Karakterleri bol olan bir kitap diyebilirim. Birkaç ana karakterin yanında hikayeleri üzerinde daha fazla durulabileceğine inandığım ama sonunda sayfa kalınlığı yüzünden iyi ki üzerilerinde durmamış diye düşündüğüm yan karakterler vardı. Kitap boyunca bazı girip çıkan karakterler var. Bu karakterlerin kimisine ne olduğunu kesin hatları ile öğrenebiliyoruz. Bazısı da sanki hikayede bahsedilmeye artık gerek görülmemiş, unutulmuşlar gibilerdi. Bu hem rahatsız edici hemde o kısımları neden okuduğuma dair anlam veremediğim için bende hayal kırıklığı yarattı. Yine de dediğim gibi karakter bakımından bol ama bunları anlatmak bakımından zayıf bir kitap olmuş.

Kurulan evren neredeyse kusursuzdu. Kompleks bir yapıya sahip olmasının yanı sıra birçok farklı alt kültüre sahipti. Bu kültürlerden kastım, Stephenson’un kabile dediği ve aynı kültüre sahip olan farklı ırktan insanların bir araya gelmesi ile oluşmuş topluluklardı. Bu gruplar, insanların kişiliklerinin belirlenmesinde, kültürün oynadığı rolü anlamak bakımından önemliydi. Irkları attığımız zaman ve farklı milliyetlere sahip olan bireyleri süregelen bir kültürel toplum içerisine koyduğumuz vakit, kişiliklerin, dünya görüşlerinin, ahlaklarının vs. girdikleri kültür ile alakalı olduğunu görebilir; atalardan gelen genetik bağlamların bu soyut kavramlar üzerinde elle tutulur bir katkısı olmadığını görebiliyoruz. Hikayenin gidişatı bakımından bu kısım bence önemliydi.

Kitapta oldukça ilginç olan bir diğer nokta ise; “Resimli Okuma Kitabı” olarak çevrilen nesneydi. Bu nesnenin eğitim düzeyinde kişide meydana getireceği farklı tepkileri görmek açısından hikaye boyunca kitaba sahip olan karakterlerin çizdikleri yollar oldukça ilgi çekiciydi. Her ne kadar kişinin karşısında bulunan ile kurabileceği bir bağın (insan kaynaklı duygusal bir bağdan bahsedersek.) eğitimini şekillendirmesi açısından önemli olduğunu anlayabiliyoruz. Böylece bu tarz iyileştirici teknolojilerin insanların eğitiminde ana unsur olarak kullanılması yerine sadece bir araç olarak kullanılması fikrini de elde edebiliriz.

Sözlerimi bağlamam gerekirse, okunmasını şiddetle tavsiye ettiğim bir kitap. Birçok fikir, yaratıcı yenilik sunuyor. Hikayenin son kısımlarının sığ olması ve karakterler bakımından zayıf olması eksi olarak düşünülse bile “dünya kurgusu”, hikaye akışı bakımından tatmin edici bir eserdi.

Reklamlar

Aşıklar & Philip Jose Farmer

18777030

Çeviri: Kemal Baran Özbek

Cinselliği ele alış tarzıyla büyük tartışmalar yaratmış bir bilimkurgu başyapıtıdır Aşıklar.

Farmer’ın 1952 yılında uzun öykü olarak yazdığı, ancak “fazlaca aykırı” bulunduğu için popüler bilimkurgu dergilerinin editörlerince geri çevrilen Aşıklar, Startling Stories Dergisi’nde yayımlanma şansı bulduğunda okurlar arasında büyük bir coşku yarattı ve yazarına “En Çok Umut Veren Yeni Yazar” dalında Hugo ödülünü kazandırdı.

Günümüz için oldukça masum kalsa da Aşıklar’ın yayımlandığı dönemde yarattığı etki, ancak afallatıcı olarak tanımlanabilir.

1960 yılında roman haline getirilen öykü; yabancı biyolojisi, asalak yaşam ve seks üçlüsünün din kazanında hazırlanmış tehlikeli bir karışımıdır…

Dünyanın Kıyamet Savaş’ından sonraki kolonileşme çabaları meyvesini verir ve böceğimsi bir tür olan Wog ırkının yaşadığı gezegen olan Ozagen’e ulaşılır. Dini kastın üst seviye üyeleri ile birlikte iletişim konusunu çözümlemesi adına dilbilimci olan Hal Yarrow’da bu gezegene yapılacak olan ön-kolonileşme seferine dahil edilir.

Karakterleri bakımından bir novella olması dolayısıyla bir derinlik beklemesemde beni yanıltan bir boyuta sahip karakterleri vardı.

Farmer’ın kendi yarattığı ırkı olan “Wog”ları tanımlarken ki başarısı etkileyiciydi. Böceklerden ve böcekbiliminden bir gram anlamayan bir okuyucu olarak ırka yabancı kalmadım. Duygusal ve toplumsal yönden insan toplumunun 1800’lü yıllar sonundaki haline benzeyen bir kültürü, böceğimsi bir ırka modelleyerek, bunun üzerinden sorgulamayan ve kendi dürtülerini baskılayan insan toplumunun ne hale gelebileceği hakkında fikir yürütüyor.
Türler arası ilişki konusunda cesur davranan yazar, ne yazık ki bu cesaretini baş karakterimiz ile ilişkiye giren dişi uzaylı ırkını yaratırken ve onlara bir kültür arkaplanı oluştururken kullanmamış. Varoluşlarını erkeklerin cinsel arzuları üzerinden yürüten bu tür, ne yazık ki erkek egemenliğine maruz kalarak hayatını sürdürmek zorunda kalıyor.

Bir dilbilimci sayılabilecek Hal Yarrow’un içinde bulunduğu baskıcı dini rejimi sorgulamaya çalışması, cinselliğin ve dinsel tabularının anlamlarını, nedenlerini merak etmesi üzerineydi. Oldukça iyi bir okuma sunması rağmen okurken yer yer rahatsız edici ve çelişkili söylemleri sahipti.

Yazıldığı yıl göz önüne alındığında ve toplumun kendi düşüncesinden farklı bir cinsellik ve onunla karışmış din konusunda ki görüşleri de düşünüldüğünde -ki bakış açıları onca yıl sonra bile aşağı yukarı aynıdır- sansasyonel bir eser olduğu fark ediliyor. Sonuçta bütün olarak ele alındığında tabu yıkıcı bir eser olmaya çalıştığı söylenebilir.

 

Hayalet Yazılar & David Mitchell

22846667

Çeviri: Ali Cevat Akkoyunlu

“Hayalet Yazılar”, dünyanın sorgulaması olarak da nitelendirilebilir. Bu kitapta, yaşadığımız kaostan tutun da, hayatımızda raslantıların yerine, Tanrı kavramından, insanların kaderlerini kimin çizdiği sorusuna kadar felsefî sorular da var. Ama bu çok dinamik ve değişken bir roman. Bir çeşit zekâ oyunu belki de. Karakterler arasındaki bağlantıları bulmak, hikâyelerin nerde birleştiğini izlemek, gerçek ile gerçekdışı arasında gidip gelmek bile başlı başına bir eğlence. Üstelik, Doğan Kitap bu romanla birlikte yeni bir diziye başlıyor: Çağdaş Roman. Zevkle ve kolay okunan, edebiyat dünyasının yıldızlarını bir araya getiren, kaliteli, kütüphanemizde yıllarca yerini koruyacak olan bu romanların ilki “Hayalet Yazılar”. Edebî değeri, olağanüstü kurgusu, yazarı Mitchell’in bir yıldız olarak bu romanla parlaması düşünülecek olursa dizinin ilk kitabı olması kaçınılmazdı.

Kitaptan ne hoşlandım, nede hoşlanmadım. En azından sonuna kadar okudum. Hikayelerin bazısı oldukça gereksizdi. Amacı olmayan hikayelerdi. Kısa hikayelerin toplanıp da bir araya getirildiği bir antalojiden ne farkı var anlamadım. Hikayelerinde geçen insanların birbirleri ile bağıntısı oldukça kısıtlı, zorlama ve “hadi oradan!” denilebilecek kadar da alakasızdı. Her hikayenin anlatıcısı sayfa dolsun diye genelde hiçbir katkı sağlamayan, düşüncelerine sayfalarca devam etmiş.

En sonunda zekice ve çılgın bir şekilde tüm bu karakterlerin hikayelerini uygun bir şekilde bir araya toplayacak derken, sonunda onlarca sayfayı boşuna okuduğum hissine kapılmaktan da kendimi alamadım.

Okumak tam 20 günümü aldı. Bunun nedeni kitabı elinizden bırakıp gündelik işlerinize vurduğunuzda aklınızdan çıkması ve tekrar elinize alma isteğini duymamanız.

Mitchell’in bu kitabı bende beklediğim etkiyi yaratmadı. Umutlarım yüksek girmiştim ama hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur.

Görünmez Kentler & Italo Calvino

1845237

Çeviri: Işı Yücesoy

Modern dünyanın masal anlatıcısı Italo Calvino’nun Türkçede uzun süredir görünmeyen kitabı Görünmez Kentler, tekrar elimizin altında… Kubilay Han’ın atlasında yolculuk eden Marco Polo… Batının doğuyu gören gözünün kurduğu hayaller bir yanda, modern kentin içinden çıkılmazlığı ve geleceği öte yanda…

Mükemmeldi. Tekrar tekrar okumak istediğim bir kitap oldu. Her kısa kentin kendince anlattığı bir durum ve sizin oradan çıkarabileceğiniz sonsuz anlamlar var. Calvino kitapta “Anlatıya yön veren şey, ses değil kulaktır.” diyor. Her okuyan her dinleyen bambaşka anlamlar çıkarabilir.

Türkçe çevirisi ise neredeyse kusursuz, ders olarak anlatılabilecek kadar da iyiydi.

Kitaptan bir kaç alıntı ile bitireyim. Böylece sadece o paragraflara bakarak okumak isteğiyle yanıp tutuşun.

“Oradan çıkıp altı gün yedi gece yol gidersen, ay ışığına sereserpe uzanmış, sokakları bir yün yumağı gibi birbirine dolanan beyaz kente, Zobeide’ye varırsın. Kentin kuruluşu hakkında anlatılan şu: çeşitli ulusların erkekleri aynı düşü, bir kadını, gece vakti, bilmedikleri bir kentte, sırtı dönük koşarken görmüşler, uzun saçlı ve çıplakmış kadın. Onu izlediklerini düşlemişler. Dönmüş dolaşmışlar, kaybetmişler onu. Uyandıklarında kenti aramaya çıkmışlar; kenti bulamamışlar ama birbirlerini bulmuşlar; düştekine benzer bir kent kurmaya karar vermişler. Yolları düzenlerken her biri, kadını kovalarken izlediği yolu yinelemiş; kaçağın izini kaybettiği noktada, mekân ve surları, düştekinden çok farklı, kadının bir daha kendisinden kaçamayacağı biçimde düzenlemiş. Bir gece aynı sahnenin yinelenmesini bekleyerek yerleştikleri Zobeide kenti buydu işte. Hiçbiri, ne uykuda, ne de uyanıkken bir daha asla görmedi kadını. Kentin yolları, hepsinin her gün işe gidip geldikleri, düşteki kovalamaca ile hiçbir ilgisi kalmamış yollardı artık. Zaten o düş de çoktan unutulmuştu. Onlarınkine benzer bir düş gören yeni erkekler geldi başka ülkelerden, Zobeide kentinde düşteki yollardan bir şeyler buluyor, peşinde oldukları kadının izlediği yola iyice benzesin, kaybolduğu noktada kadına hiçbir kaçış yolu kalmasın diye kemerlerin, merdivenlerin yerini değiştiriyorlardı. Kente ilk gelenler, bu insanları Zobeide’ye, bu çirkin, tuzak kente çeken şeyi anlayamıyorlardı”

“Atlasın şöyle bir özelliği var: henüz bir biçimi, bir adı olmayan kentlerin biçimini ele veriyor. İç içe kanallarıyla yüzünü kuzeye dönmüş hilal şeklinde, Amsterdam biçiminde bir kent var: Prenslerin, İmparatorun, Senyörlerin kenti; yüksek fundalıklar arasına kurulmuş, surlarla çevrili, kuleleriyle dimdik York biçimindeki kent var, adına New York da denilen, iki nehir arasındaki uzun bir adanın üzerindeki Broadway dışında, hepsi dümdüz, derin kanallara benzeyen yollarıyla, cam ve çelik kulelerle tıklım tıklım New Amsterdam biçiminde bir kent var. Biçimler her iyiler kentinin tohumunda bir kötü tohum gizli; iyi olmanın verdiği güven ve gurur bu tohum: gereğinden fazla iyi olduklarını iddia edenlerden de iyi olmak. Çünkü bu güven ve gurur, kin, rekabet, misilleme gibi duygulara dönüşecek, kötülerden küçük intikamlar alma gibi doğal bir arzu, onların yerinde olma ve aynı şeyleri onlara yapma tutkusu haline gelecektir. İlkinden daima farklı olsa da, bir başka kötüler kenti, kötü ve iyi Berenice’lerin çift katlı kılıfında kendine bir yer açar böylece. Ve Polo “Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek, ikinci yol riskli, sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.”

 

Bu şehirleri resmeden bir sanatçının da tumblr profilini buraya bırakıyorum.

http://seeingcalvino.tumblr.com/